29 Eylül 2016 Perşembe

İmece Meydan Okuma 4. Gün

Meydan okumada 4. güne geldik bile. Bugünün konusu sizi ifade ettiğini düşündüğünüz ay. Zor ama çok da güzel bir soru olmuş.

Benim sevmediğim hiçbir mevsim yok. Dilediğimi yaparak geçirdiğim için yaz mevsimini ne kadar sevsem de -en sevdiğim aylar haziran ve temmuz zaten- çok bunaltıcı sıcaklardan ve sıcaklıkla doğru orantılı kalabalıktan hoşlanamıyorum. Kendimi bir düzene oturttuğum ve nimetlerinden faydalandığım mevsimse sonbahar. Bu yüzden, şimdiden yaz tatiline gün sayıyor olsam da sonbahar en sevdiğim mevsim.

En sevdiğim mevsimin ilk ayı olan eylül ise çok karmaşık bir ay. Ayın başları genelde çok sıcak oluyor. Ama ilk günleri atlattıktan sonra tam sonbahara geçiş zamanı olduğu için havalar garipleşmeye başlıyor. Örneğin kaç gündür hava çok soğuktu, sık sık yağmur yağıyordu ama bugün hava sanki yaz aylarındaymışız gibi sıcak ve açık. Güneş gözlüğü almadığım için pişman oldum hatta. Oysa daha bir-iki gün öncesinde havalar nasıldı. İşte bu karmaşıklık, ne giyeceğini bilememezlik, yeni dönem sebebiyle oluşan stres bana kalırsa beni ifade ediyor. Zaten hiç mi hiç haz etmem eylül ayından. İki ruh halim var: terör estiren ben ve gayet normal, mutlu ben. Tıpkı eylül ayının havaları gibi.

Yazıyı hazırlarken hava güzel olmasına rağmen tam sonbahar moduna girdim, bu esnada da kendime yazarken dinleyecek şarkı aradım. Pek çok sanatçı zamanında bu şarkıyı birbirinden etkileyici şekillerde yorumlamış olsa da ben bunu ayrı şekilde beğendim.

28 Eylül 2016 Çarşamba

İmece Meydan Okuma 3. Gün

Meydan okumanın 3. günü öğrenmek istediğimiz yeteneği soruyor, ama ben bu konuyu ele alan bir yazıyı bir başka meydan okumada yazmışım. Okumak isterseniz burada.

Öyleyse ikinci tercihimi yapıyorum, ancak tam anlamıyla bir yetenek midir tartışılır: dans etmek. Ben çok uzun zaman dans edebildiğimi düşünmedim, tabii bunun bir de nerede dans edebileceğim mevzusu vardı, ama unutamayacağım kadar eğlendiğim bir günde dans edebildiğimi fark ettim. "İstemiyorum, dans edemem ben." modundan çıkmam uzun sürmedi. Sıfırım, çok kötüyüm diye düşünmüyorum kısacası. Ama dans eden profesyonel insanları izlemek benim için bambaşka bir şey. Herkeste aynı etkiyi yaratmaz ancak ben dans eden insanları izlemeye bayılıyorum. Hareketli Latin danslarını ayrı seviyorum, tutku üzerine kurulu dansları ayrı seviyorum, modern dansları ayrı seviyorum... Bana göre iyi dans ediliyorsa tamamen oraya kilitlenmiş oluyorum, estetik olarak üzerimdeki etkilerinden olsa gerek.

 Belki dans edebilmeye yatkın olunabilir ancak üstünde durulmazsa bunun çok da işe yarayacağını sanmıyorum. Kariyeri bu yönde olan insanlar çok erken zamanlarda başlıyorlar ve hayatları da bu yoğun tempo üzerinde ilerliyor. Bu yüzden ben asla ve asla dansçı olmak istemezdim, bana çok ağır gelirdi. Ama hobi olarak bu ilgimi ilerletmeyi gerçekten isterdim, şu an için çok zor görünse de ileride bu konuda kurslar almayı isterim.

Pek çok filmde ikonik dans sahneleri izledik, ama benim aklıma ilk gelen hep bu oluyor.

27 Eylül 2016 Salı

İmece Meydan Okuma (1-2)

Geçtiğimiz günlerde keyifle takip ettiğim Zihnin Arka Sokakları'ndan yeni bir meydan okuma müjdesi aldık. (Sorulara gitmek isterseniz buradan.) Meydan okumalar olunca buralar pek bir güzel oluyor ama uzun süreli olduğunda bizler bir süre sonra yazacak şey bulamıyoruz, bir an önce bitsin istiyoruz. -en azından bana öyle oluyor- Sağ olsunlar 10 günlük bir meydan okuma olmuş ama ben daha ilk günden geri kalmış bulundum. Çünkü ilk konumuz "Sizi mutlu eden bir şarkı." ve ben beni mutlu eden bir şarkı bulamadım :( Kendi kendime nasıl bulamıyorum diye üzülürken şükür bir anda birden fazla şarkı buldum.

Zaten bir komedyen olan Tim Minchin'e bayılıyorum desem yeridir. Kendisini ilk keşfettiğim zamanlarda internette bulduğum her performansını izlediğimi hatırlıyorum. Çünkü şarkıları/şovları bariz belli bir şekilde ince bir zekanın ürünü; kendisiyle, karısıyla, siyasilerle, insanlarla, aklına esen pek çok şeyle çok yaratıcı bir şekilde alay ediyor. Favorim olan Rock and Roll Nerd, kendisini en iyi şekilde anlattığı, çok eğlenceli bir şarkı. Ekran karşısında izlerken günümü gün eden Minchin'i canlı izlemeyi de çok isterdim ama kendisi uzun zamandır Matilda The Musical ile meşgul Facebook'tan gördüğüm kadarıyla. 

Bir de HEYYEYAAEYAAAEYAEYAA olarak bilinen internet fenomeni böyle bir video var, illa ki denk gelmişsinizdir. Eylül 2016 itibarıyla 76 milyon izlenmesi var. Yıllardır her izlediğimde açıp gülüyorum bu videoya. Kim yaptıysa sonsuz teşekkür etmek gerek. Bu versiyonunu orijinal versiyonundan çok daha fazla dinlediğime eminim :)

İkinci günün konusu da "Hayalinizdeki meslek.". Hayalimizdeki sorulduğu için rahat bir şekilde söylüyorum, yönetmen olmak isterdim. Ama en çok istediğim Robert Rodriguez'in özellikle ilk filmlerindeki gibi, katkıda bulunanların listesi geçerken çoğu yerde adımın yazması olurdu sanırım. Robert Rodriguez'in filmlerinin hepsini sevmesem de kendisini yönetmen olarak çok seviyorum. Bütçe sıkıntısı çektiği ilk zamanlarında filmlerindeki pek çok şeyi yaratıcılığını kullanarak kendi yapmış. Bütçeden kısabildiği kadar kısmasına rağmen de ortaya çıkan şey rezalet değil, aksine gayet güzel. Böyle bir yönetmen olup önce büyük bir çıkış yakalamak isterdim; parayı bulduktan sonra da yaratıcılığımı kaybetmeyerek farklı dram filmleri çekmek isterdim. Bomboş günlerimin birinde oturup kafamda kendime senaryo bile hazırladım arkadaşlar :D Yani sadece yönetmenlik değil, senaristlikte de var gözüm. 

Saat 12'yi geçmeden yayınlamak adına daha fazla uzatmıyorum, yarın bu güzel etkinlikte görüşmek üzere. 

25 Eylül 2016 Pazar

Sunset Boulevard (1950) & Eskiler

Buster Keaton, College
22 Haziran 2016 tarihinde buraya şöyle yazmışım:
"Bir arkadaşımla beraber eski filmleri izlemeye karar verdik bu ay ve uzun araştırmalardan sonra çok geniş bir liste hazırladık. Şimdi artık kaç senede gider bilmesem de ben üç tanesini bitirdim, dördüncüsünü izliyorum. İleriki günlerde hazırlamayı düşündüğüm bir yazıda filmlerden ayrıntılı olarak bahsedeceğim."

Ben ayrıntılı bir yazı yazmadım :) Nedenlerine gelirsek, bu eski filmler gerçekten çok eski, 4 ayda 22 filmle 1925 yılına anca geldim. İster istemez arada boşluklar da oluştu. Zihnin Arka Sokakları'nın Günübirlik Film Meydan Okuması'nda sevdiği bir klasik olarak 1950 yapımı Sunset Boulevard filmini söylemesi üzerine dün gece onu izledim. Lumière Biraderler ile başlattığım sessiz film serüvenimde Georges Méliès, D.W. Griffith, Louis Feuillade, Robert WieneVictor Sjöström, Charlie Chaplin, F.W. Murnau, Robert J. Flaherty, Fritz Lang, Benjamin Christensen, Buster Keaton ve S.M. Eisenstein'ı yönetmen olarak tanımış bulundum. Hele ki bazılarının birkaç filmini izlemiş olunca yönetmenin tarzına aşina olmuş oldum, aynı şekilde oyuncular ve en önemlisi dönem insanı hakkında bilgi sahibi olmuş oldum. Beni en çok mutlu eden de buydu zaten; dönem insanı neye gülüyor, neye üzülüyor, ne hissediyor, hissettiklerini nasıl gösteriyor bunu görebilmek. Sessiz sinemanın altın çağını gördükten ve neredeyse 100 yıl sonra filmler hakkında fikir sahibi olduktan sonra bizzat Hollywood'u konu alan Sunset Boulevard filminin beni etkilememesi şaşırtıcı olurdu zaten.

Gloria Swanson, Sunset Boulevard
Hollywood'un içinden Hollywood'dan bir hikayeyi izliyoruz. Başrolde Gloria Swanson var, kendisi Norma Desmond adındaki yıldızı artık sönmüş, 20'lerden bir sessiz film yıldızını canlandırıyor. Diğer bir karakter ise pek de başarı gösterdiği söylenemeyen senaryo yazarı Joe Gillis (William Holden). Filmi izlemeyenlere filmden önemli birkaç bilgi vermiş olacağım için diğer önemli karakterlerden bahsetmeyeceğim.

Filmin öyle hüzünlü, öyle ilginç bir hikayesi var ki; 1 saat 50 dakikamı karakterleri ve replikleri teker teker düşünerek, oyuncu seçimlerine hayran kalarak, oyunculukları ayakta alkışlamak isteyerek geçirdim. -bunda en büyük faktör karakteriyle tamamen bütünleşen sevgili Gloria Swanson tabii ki- Norma Desmond çok ince düşünülmüş bir karakter, çok gerçekçi ve hikayesi içinize işleyen türden. Ama bu değil ki diğer karakterler boş, aksine hepsi inanılmaz. Bir süre önce izlemiş olduğum sessiz filmlerin yıldızlarına göndermeler vardı mesela, en güzeliyse harika bir şekilde bizzat Buster Keaton'ı görmekti. Bunca şeyin yanında kulağa şiir gibi gelen muhteşem diyaloglardan laf arasında bahsetmiş olayım. Filmi Hollywood'un bizzat kendine yaptığı bir eleştiri olarak düşünmek hatalı olmaz diye düşünüyorum.

Uzun lafın kısası çok keyifle izlediğim ve kusur bulmakta epey zorlandığım bir film izlemiş oldum. Eskilerden biraz hoşlanıyorsanız filmi izledikten sonra demek istediklerimi zaten çok iyi anlayacaksınız.

Şimdi de diyaloglara ihtiyaç duyulmadığı, oyuncuların yüzlerinin yettiği o döneme gelmek istiyorum. İzlediğim filmleri tek tek anlatmayacağım, merak etmeyin :) Öyle ya da böyle, sinemada zaman içerisinde belli akımlar baş gösterdi; bu akımların büyük örnekleri bazen zamanında değer görmedi ve sonradan önemi anlaşıldı, bazense hak ettiği değeri gördü. Elbette bu dönemde de bunlar oldu, ama bu yönetmenlerde en çok dikkate değer özellik çoğunun çok yaratıcı insanlar olması. İmkanlarına rağmen ortaya koydukları eserler şok edici. 10'lu yıllara damgasını vuran yönetmenlerden biri filmlerindeki ırkçılığıyla ünlü D.W. Griffith mesela. Kendisinin 4 filmini izledim, ırkçı yaklaşımını doruk noktada hissettirdiği The Birth of a Nation filminde dahi ırkçılık kısmını çıkartırsanız kendisine hayran kaldım. Böylesine ırkçı bir insan olmasa sadece sessiz sinema tarihine değil, direkt sinema tarihine damgasını vurmuş olacaktı diye düşünüyorum kendisi için. Intolerance: Love's Struggle Throughout the Ages ve Broken Blossoms or The Yellow Man and the Girl filmleri favorilerim. Filmlerin çekimleri ve hikayeleri çok başarılı. Aynı şekilde burada Le Voyage dans la Lune filmini yorumlamış olduğum Georges Méliès de çok eskilerden bir deha. Çoğu filmi kısa film niteliğinde olduğu için açıp izleyebilirsiniz, o dönemde nasıl böyle filmler çekmiş, nasıl bu efektleri oluşturmuş insanı hayrete düşüren bir yönetmen kendisi.

20li yıllara geldiğimizde de sinemada ilk olarak Das Cabinet des Dr. Caligari, Körkarlen, NosferatuDr. Mabuse der Spieler gibi baş yapıtlar izliyoruz; sonra bu filmlerin etkisiyle oluşan türünün çok daha başarılı örnekleri geliyor tabii. Küçük bir not: Ben daha oralara gelemedim :) Bunların yanı sıra komedi de gelişmeye başlıyor, Charlie Chaplin ve Buster Keaton'ın çok büyük etkisiyle. İkisinin tüm filmlerini izledikten sonra kendilerine özel bir yazı hazırlamak istiyorum, bu iki yönetmen çok ayrı çünkü.

 Ne yazık ki her şey kalıcı olamıyor, 2016'da izlediğinizde o dönemi düşünüyor olsanız bile filmi beğenerek izleyemiyorsunuz, çünkü anlayamıyorsunuz. Böyle birkaç örnek izlemiş oldum, ki bunların başında True Heart Susie, Les Vampires ve Nanook of the North geliyor. Örneğin Nanook of the North'u izlerken gerçekten çok sıkıldım çünkü ilk belgesellerden biri olmasına rağmen belgesel niteliği taşıyabilecek bir şey izlemiyorsunuz. Bir de film hakkında araştırma yapınca dönemin bir kürk markasının sponsorlukları gibi bilgiler öğrenince iyice filmden nefret ettim. Ama yine belgesel niteliği taşıyan -ama belgesel kesinlikle değil- Häxan ise hatırlayacağım ve beğendiğim filmlerden biri olmuştu.

Filmlerde bir şeylerin anlatılmaya başlandığı zaman sinema sektörü zaten çok büyük yol kat etmeye başlıyor. Sessiz sinemanın yıldızlarına bu konuda çok şey borçluyuz. Kimi zaman kendimizi, duygularımızı, korkularımızı, arzularımızı gösteren filmler izlemek istiyoruz; kimi zaman da topluma, izleyicisine bir şey anlatan ama bunu farklı yollarla deneyen yaratıcı filmler... Bunları bize çok güzel göstermiş eskiler. Çünkü diyalog yok, sadece yüzler var.

Çok uzattığımın farkındayım, o yüzden artık bitireyim bu yazıyı. Eski filmlere dair tek bilgisi babasıyla eskiden hafta sonları izlediği kovboy filmleri olan 21. yüzyıl insanının hislerini okuyabildiyseniz okumuş oldunuz.

"I hate that word. (comeback) It's a return, a return to the millions of people who have never forgiven me for deserting the screen."

15 Eylül 2016 Perşembe

Black Mirror (2011-)

Sürekli verilen uzun araların birinin daha sonundan merhaba! Yaz mevsimi artık bittiğine göre buraların eskisi gibi dolu dolu olacağına eminim. Buna seviniyor olsam da yeni bir sezonun açılıyor olmasına çok mutlu olduğumu söyleyemem. Hâl böyle olunca ben de kendimi dizilere verdim. Aslında izlediklerimi tek bir yazıda tamamen yazmak isterdim ama ne yalan söyleyeyim, yayın sayım artsın istediğimden hepsini tek tek yorumlayacağım.

Yorumlamalarıma, 7 çarpıcı bölümden oluşan ve kendini bir çırpıda izleten Black Mirror'la başlamak istedim. Muhtemelen bu isim size yabancı değildir, çünkü dizi yayınlandığı günden itibaren çok büyük ses getirdi. Channel 4'da yayın hayatına başlayan diziyi Netflix bünyesine kattı ve altısını 21 Ekim'de, diğer altısını da 31 Ekim'de yayınlamak üzere on iki bölümlük 3. sezonu yayınlayacağını açıkladı. Bu konuda fikirlerimi en son söyleyeceğimi belirterek dizi hakkındaki görüşlerime geçiyorum.

Genel olarak çok da uzak sayılmayacak geleceklerde, teknoloji ve teknolojinin epeyce etkilemiş olduğu insan ilişkilerini konu alıyor dizi. Her bölüm farklı oyuncular, farklı kurgular görüyoruz. Bu bambaşka bölümlerin ortak noktasıysa, bitirdiğiniz zaman birisi suratınıza okkalı bir tokat atmış gibi hissettiriyor olmaları. Daha önce kimsenin açıklık getirmemiş olduğu, kimsenin irdelemediği konuları ele almıyor. Zaten günümüz insanını daha gelişmiş gelecek insanı metaforunu -hatta belki de distopya denebilir- kullanarak eleştirdiği gayet ortada. Ama bu dizinin izleyicisine eleştirisini sunuş şekli çok başka, çok sert. Dizinin adı yani kara ayna diziyi tam anlamıyla özetliyor. Bu kara ayna da insana ağır gelebiliyor, ki ben pek çok bölümden sonra kendimi kötü hissettim. Ama sonucundaysa çok beğendiğim bir yapım olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Çünkü çoğu bir yerden tanıdık olan oyuncularımız da dizinin senaryoları kadar başarılı. Hazır yeni sezon yoldayken ve bölüm sayısı bu kadar azken mutlaka izlemelisiniz.

Bölüm demişken, biraz da o konuya gelelim. Bu dizi yukarıda da belirttiğim gibi çok çarpıcı bir şekilde eleştirisini yaparken Netflix'e geçti. Diğer sezonlara göre şaşırtıcı olarak 12 bölümden oluşan bir yeni sezon bizi bekliyor. İlk duyulduğunda bu kulağa hoş geliyor olabilir ancak ben biraz tereddütteyim doğrusu. Seyirciye bir şeyler göstermekten ziyade ticari kaygıyla çekilebilecek olma ihtimalini düşünüyorum, ama umarım yanılıyorumdur.

Yazının devamı dizideki bölümler hakkında, diziyi izlemediyseniz okumayın derim :)