31 Temmuz 2016 Pazar

Temmuz 2016

Hayatımın en hızlı geçen yılını yaşıyorum. Ne ara temmuz ayına geldik ki temmuzu bitiriyoruz? Herhalde insanın hem kendi yaşamında, hem de kendi toplumunda gündem yoğun olunca zamanın akışı iyice hızlanmış gibi hissettiriyor.

Temmuz ayı benim için dolu dolu geçti, başında bayram tatili vesilesiyle pek çok akrabamla bir araya gelmiş oldum. Tatil uzun olunca son birkaç gününü de Gökçeada'ya giderek değerlendirdik, inanılmaz keyif aldım. Önümüzdeki hafta sonu bir kez daha gitmeyi planlıyoruz, döndüğümde Gökçeada'da çektiğim fotoğrafları ve yaptıklarımı burada paylaşmayı düşünüyorum. Bunun yanı sıra bir haftalığına da akrabalarımızdan birinin yazlığına gittim ve bol bol dinlendiğim; yemyeşil bir bahçede solumda havuz, sağımda deniz kitap okuduğum çok güzel bir tatil daha geçirmiş oldum. Her ne kadar insanın kendi evi gibi olmasa da tatiller insanın ruhuna iyi geliyor. Eh tabii bir de şu ana kadar yaşadığım en korkunç şeyi yaşadım, hepimiz biliyoruz zaten. Bahsetmeye gerek duymuyorum artık. O yüzden izlediğim filmlere geçiyorum.

Temmuz ayında dokuz film izlemişim:

L'homme à la tête en caoutchouc (1902)
Körkarlen (1921)
The Kid (1921)
Nosferatu (1922)
We're the Millers (2013)
Nanook of the North (1922)
Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)
Dr. Mabuse, der Spieler (1922)
Häxan (1922)

Batman v Superman filmini vizyondayken izlemiştim ancak bildiğiniz üzere bu ay tam versiyonuyla satışa sunuldu. Ben de onu izlemiş oldum ama zaten önceden de beğendiğim için fikrim çok değişmedi. Hâlâ gereksiz yere bu kadar yerildiğini düşünüyorum. İzlediğim filmlerin hepsi olur mu bilmiyorum ama bir kısmının yorumunu önümüzdeki günlerde zaten sizlerle paylaşacağım. İzlediklerim arasında en sevdiğim filme ise henüz karar veremedim :)


Bu ay Scream Queens dizisinin ilk sezonunu izledim. İlk çıktığı zaman gelen olumsuz eleştirilerin etkisi ve tanıdığım oyuncularından haz etmemem sebebiyle diziyi izlememiştim. Ama bu ay izlerken ne yalan söyleyeyim, gayet beğendim. Dizi korku vaat etmiyor, aksine türü absürt komedi diyebilirim. Ama herkese hitap etmeyeceği bariz ortada. Dizinin oluşturduğu tarzın hiç dışına çıkmadan ilk sezon bitti. Dizi eylül ayında ikinci sezonuyla dönecek.

Bir haftada 40 bölüm izleyerek kendimce bir rekor kırdığım diğer bir diziyse animasyon türünde: Batman The Animated Series. Öyle beğendim ki bitirdiğim zaman ilk iş bir yazı yayınlayacağım hakkında. Bu hızla gidersem çok da uzak gözükmüyor zaten :) Bunların dışında zaten izlemekte olduğum bazı dizilerden de izledim ancak bu iki diziden ve tatilde olmamdan yazmaya değecek kadar çok olmadı.

Kitaplara gelirsek, 3 kitap okumuşum :) Yine fazla değil ancak bu sefer bağlayabileceğim sebeplerim var tabii :) Mesela çizgi roman okumaya başlamam. Açıkçası iyi mi oldu kötü mü bilmiyorum ama ağustos ayına bir nevi maratonla gireceğim için şimdilik çok dert etmiyorum. Kardeşime okuması için verdiğim Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık kitabı en sevdiğim oldu tabii ki...

Bu şekilde temmuz ayı da bitmiş oluyor. Umarım artık hak ettiğimiz şekilde güzel bir ay olur ağustos. Ayrıca bu ay benim doğum günüm var hehe :)
Kendinize iyi bakın!:))


30 Temmuz 2016 Cumartesi

Das Cabinet des Dr. Caligari (1920)

Yönetmen: Robert Wiene
Senaryo: Carl Mayer, Hans Janowitz
Oyuncular: Werner Krauss, Conrad Veidt, Friedrich Feher, Lil Dagover, Hans Heinrich von Twardowski, Rudolf Lettinger
Süresi: 78 dakika
IMDb puanı: 8,1
Ülke: Almanya

Bundan tam 96 yıl önce çıkmış bu filme birazdan dizeceğim övgüler muhtemelen yetersiz kalacak. Alman dışa vurumculuk akımının film sektöründeki ilk ve tartışmasız en büyük örneğinden bahsediyorum sonuçta. Film, Vikipedi sayfasında aslında çok doğru bir şekilde özetlenmiş: "Sessiz sinema döneminden çekilmesine ve siyah beyaz olmasına karşın tarihte sanatsal olarak en çok etki uyandıran filmlerden birisidir."

Filmde bir Alman kasabasında çok esrarengiz bir şekilde işlenen seri cinayetler ve bunlarla birlikte gelişen olaylar anlatılıyor. Dekorlar ve karakterler izleyiciyi bir tabloyu seyrediyormuş gibi hissettiriyor. Kurgusuna ise söyleyebilecek hiçbir şeyim yok, filmi soluksuz izledim! 96 yıl önce, o zamanın şartlarıyla yapılmış olması ise yönetmenin ve filmin efsane olarak anılmasının kanıtı. Zaten bir film iyiyse kaç sene geçse de iyi olmalı, bu da onlardan biriydi.

Filmin oluşturduğu gerilim dolu atmosfer izleyiciyi de ister istemez aynı şekilde hissettiriyor. İzlemek isterseniz keyfi kaçmasın diye olanlar hakkında yorum yapmak istemiyorum ancak öyle vurucu bir sonu vardı ki, şimdi burada değinmezsem olmaz. Çok başarılı buldum ve mutlaka izlemenizi öneriyorum. Özellikle korku ve gerilim türlerinden hoşlananlar filmi çok sevecektir, tablolardan çıkmış ürkütücü havasına da hayran kalacaktır.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Mim: Kimdir Bu Kitap Kuşu?

Merhabalar,
Cahil Okur beni mimlemiş, mimin konusu da başlıktan da anlaşılacağı üzere bizzat biziz. Öncelikle bu kadar geç yanıtladığım için kendisinden özür diliyorum :) Nelerden bahsedebileceğimi çok bilmiyorum çünkü kendimi anlatmayı çok sevmem ama elimden geldiğince uzun yazmaya çalışacağım.

Öncelikle adım Özlem, 27 Ağustos'ta doğdum ancak yılını paylaşmak istemiyorum çünkü çoğunuzdan çok çok küçüğüm ve aslında neredeyse hepinize abla/abi diye hitap etmem gerekiyor :) İflah olmaz bir Başak burcuyum. İstanbul'da doğdum, İstanbul'da büyüyorum. Her şeyine rağmen şehrimi de seviyorum, artık kötü özelliklerine alışkın olduğumdan göz yumabiliyorum tabii. Okumayı öğrenmeden önceki yaşlarımda babaannem ve annem okuma alışkanlığı kazanmam için sürekli kitap ve dergi okurmuş, ben de onları kendi kendime ezberlermişim. Kuvvetli bir ezber yeteneğine ve hafızaya sahip olduğumu söyleyebilirim buradan. İlkokulda okumayı da rahat öğrenmişim. İlkokul ve ortaokulda çoğunluk gibi başarılı bir eğitim hayatım oldu ve bunun yanı sıra yüzme, basketbol ve tenis kurslarına gittim. Ne olduysa lisede oldu :) Başarılı olarak görülen bir liseyi kazandım ancak ben pek de başarı gösteremedim. Bakalım, üniversitede neler olur göreceğiz.

Çocukluğumdan beri hiçbir zaman girişken bir insan olmadım, utangaç ve içine dönük oldum. Ama kendimi yakın gördüğüm insanların yanında gayet rahat olabilirim, hatta asla susmam. Sadece o rahatlığımı oluşturabilecek kişi karşı taraf olmak zorunda, o kadar. Bu yanım insanlara utangaçlıktan çok soğuk olduğum izlenimini veriyor her nasılsa. Mesafeli biri olduğum doğru ancak aslında o kadar da soğuk biri değilim.

Blogumda başka bir yazımda bahsettiğim üzere, ayrıntılara ve olasılıklara takıntılı biriyim. Hayatımda her şeyin dört dörtlük olması gibi her an üzerinde uğraş verdiğim arzularım var. Ayrıntılara ve olasılıklara olan takıntım da buradan geliyor. Hatta bazen paranoyak olduğumu düşünüyorum çünkü sürekli olarak olabilecek şeyleri ve bunun karşısında yapılabilecek şeyleri düşünüyorum.

Gerçekten karmaşık bir kişiliğim var ve bunun gayet farkındayım. Arzuladığım, hayaliyle yaşadığım şeylerden iki saniyede soğuyabilirim, nefret ettiğim şeyleri bir anda çok sevebilirim, gayet neşeliyken bir anda dehşet saçabilirim ve bir insanı tek seferde hayatımdan çıkarabilirim. Böyle tavırlarım neden ve nasıl oluştu bilmiyorum ama değiştirebildiğim şeyler değil. O yüzden artık yapmaktan hoşlandığım aktivitelere geçeyim. :)

Dizi ve film izlemeyi çok seviyorum, günüm bir şeyler izlemeden geçmiyor. En sevdiğim yönetmen Quentin Tarantino ve bunun kolay kolay değişeceğine inanmıyorum çünkü gerçekten sevdiğim ve filmleri çıktığında koşa koşa sinemaya gideceğim onlarca yönetmene rağmen tarzıyla beni en çok etkileyen Tarantino'dan başkası değil. En sevdiğim dizilerse Friends, House of Cards, Game of Thrones şu an için.

Franz Ferdinand
Yeni müzikler keşfetmeye bayılıyorum, bazen bildiklerimi dinlemektense yenilerini bulmak daha çok hoşuma gidiyor. Ruh hâlime ve o sıralarda çıkan albümlere göre en sevdiğim müzisyenler de hep değişiyor. Ama genelde listemde kendilerine hep yer bulan Franz Ferdinand, Sons of an Illustrious Father, The Beatles ve Patti Smith'i -kendisinin konserine ben de gittim!:))- favorilerim olarak sayabilirim.

Kitap ve dergi okumayı da çok seviyorum elbette! Ancak en sevdiğim kitap sorulunca adeta panik atak geçirdiğim için bu konuda yorum yapmayacağım :) Bir de bu aralar çizgi roman okumaktan çok keyif alıyorum, bu yıl başlayan süper kahramanları tanıma evremi bir üst boyuta çıkardığımı söyleyebilirim. DC ve Marvel'ın her ikisini de seviyor olsam da, birini seçecek olursam DC olur.

Doğayla iç içe olmayı da çok severim, keşke bunu daha çok yapabilsem. Ama İstanbul'da doğa olarak sayılacak sınırlı yerlere gittiğinizde bile ne yazık ki tam anlamıyla keyif alamıyorsunuz. Bunların yanı sıra alışveriş yapmayı, hayal kurmayı ve biletlerimi saklamayı seviyorum :) Nasıl alışkanlık edinmişsem artık, kahve içmezsem günümü devam ettiremiyorum. İlla bir yerlerde kahve olsun istiyorum, bu yazıyı da kahve içerek hazırladım. Günde kaç kupa içiyorum hiçbir fikrim yok. Bir de gece insanıyım, uyku düzenim neredeyse yok diyebilirim.

Beklediğimden daha uzun bir yazı oldu, umarım bir nebze de olsa beni tanımaktan keyif almışsınızdır. Herkes kendinden bahsetmekten hoşlanmayacağı için isteyen ve mimlenmemiş herkesi mimliyorum sayın.

26 Temmuz 2016 Salı

Les Vampires (1915)

Yönetmen: Louis Feuillade
Senaryo: Louis Feuillade
Oyuncular: Édouard Mathé, Musidora, Marcel Lévesque, Jean Aymé, Louis Leubas, Frederik Moriss
Süresi: 10 bölüm (437 dakika)
IMDb puanı: 6,8
Ülke: Fransa

Uzun süredir hiçbir şey yayınlamıyordum, aradan çıkmışken tekrar ara vermek gibi oldu ancak ülkede pek çok şey olurken benim de içimden yazmak pek gelmedi. Artık bizler tamamen normal hayatlarımıza dönmüşken ben de uzun süredir bekleyen yazılarımı paylaşayım dedim.

Eski filmler listemden 13 filmi -listede olmayan bir başka filmle 14- geride bırakırken asla unutmayacağım filmlerden biri Les Vampires oldu. Çünkü seri film olarak nitelendirildiğinde 10 bölüme ayrılan bu film tam 7 saat sürüyor. Polisiye türünde ancak gerilim açısından çok bir numarası olduğu söylenemez.

Filme dair en ilgi çekici detaylardan biri  La Bande à Bonnot (Bonnot Çetesi) denen anarşist Fransız bir gruptan ilham alındığı düşüncesi. Bunun olması gayet mümkün, çünkü filmde bahsi geçen "vampirler" de gayet profesyonel suçlular. Aralarında en akılda kalıcı olan da elbette ki Irma Vep (Musidora). Her bölümde bambaşka bir kılığa bürünüp çetesiyle ortalığın tozunu attırması filmdeki en güzel şeylerden biriydi.

Senaryoyu 1915 yılı olsa bile zayıf buldum, çünkü o yıllar polisiyenin zirve yapmış olduğu yıllar. Ama çekimlerini de bir o kadar beğendiğimi söylemem gerek. Özellikle aksiyonlu sayılabilecek sahnelerin çekimleri gerçekten çok başarılıydı.

Filmi izlemek için biraz sabırlı olmak gerekiyor ancak film sonunda bittiği zaman kendisinden sonra gelen pek çok yapıma ışık tutmuş olduğunu hissediyorsunuz. Boş zamanlarda o zamanın bakış açısını görmek amacıyla izlenmeye gerçekten değecek, klasikleşmiş bir filmdi Les Vampires.