29 Şubat 2016 Pazartesi

Mim: Kişisel Blog Yazarları Ne Düşünüyor?

Dreamland Günlükleri ve İnci Misali beni mimlemiş, öyle hoşuma gitti ki hemen yazmaya başladım :) Çok teşekkür ederim kendilerine.

1) Yakın çevrenizdeki insanlara blogunuzdan bahsediyor musunuz?
Hayır, elimden geldiğince uzak tutmaya çalışıyorum. Bilen birkaç arkadaşım ve akrabam var, ne kadar ziyaret ediyorlar en ufak bir fikrim yok. Nedense hayatımdan ne kadar az kişi bilirse o kadar iyi gibi geliyor bana.

2) Neden blog yazıyorsunuz?
Bu blogu açmadan yıllar önce Blogcu.com platformunda bir blogum vardı, sonradan o platformdaki değişimlerden dolayı toplu olarak Blogspot'a geçmiştik. 2013 kasım ayında bu blogu açtım, o zamanki amacım okuduğum kitapları paylaşmaktı. Zamanla daha çok kişisel blog kategorisine kaydım çünkü ilgimi çeken her şey ve bunlar hakkındaki görüşlerimi yazmak, insanlarla paylaşmak istiyordum. Şu anda da böyle düşünüyorum ancak bazen buraya sadece nasıl hissettiğimi bile yazdığım oluyor. 

3) İlk yazınız ve son yazınız arasında nasıl bir fark var?
Sanırım ilk yazılarım daha çocuksu tarzdaydı; her cümlede ^o^ benzeri ifadeler bulunuyordu, görüşlerimi paylaşmanın kitapta neler olduğunu (o zaman sadece kitapları yorumluyordum) anlatmak olduğunu düşünüyordum herhalde ki pek bir yorum olmuyordu.

4) Blog yazmak normal yaşantınıza ne kattı?
Öncelikle çok değerli insanların varlığından haberdar oldum. Pek çok kitap, film, dizi, şarkı keşfettim. Devam etmekte olan bir döngü bu. Ayrıca kendimi ifade edebilme konusunda da gelişme katettiğimi kesinlikle söylemem gerekir.

5) Yakın arkadaşlarınıza blog yazmalarını önerir misiniz?
Öneriyorum aslında, hatta bir arkadaşım geçen sene açmıştı ancak devam etmedi.

6) Hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?
Canımın istediği her şey bana ilham veriyor. Yine de genelde filmler diyebilirim.

7) Diğer blog sahipleriyle iyi iletişim kuruyor musunuz?
Gerçek hayatımda oldukça çekingen bir insanım ve buraya da yansıyor bu özelliğim. Ancak yine de kurmaya çalışıyorum ve başarabildiğimi hissediyorum. Umarım diğer blog sahipleri de öyle düşünüyordur :)

8) Şikayetçi olduğunuz konular var mı?
Bazen aylarca düzeltilmeyen Blogspot hataları oluyor, bunları sevmiyorum. Bloglar olarak aklıma gelen tek şey güzeelce yorum yaptığım bir blogda cevap alamamak. Nedensizce biraz kırılıyorum ancak bir sonraki yazısında unutuyorum :)

Benim çok sevdiğim bu mim için mimlediğim kişiler:
ve bu mime ortak olmak isteyen herkes :)

28 Şubat 2016 Pazar

Şubat Ayında Kitap Kuşu

Merhaba,
Eskiden ay ay neler yaptığımı yazardım, yine yapsam ileride baktığımda daha iyi olur diye düşündüm ve tekrar böyle bir yazı dizisine başladım.
Çok uzatmadan başlayayım.


Bu ay üç kitap okumuşum: George R. R. Martin - Kılıçların Fırtınası Kısım 1, Jean-Jacques Rousseau - Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev ve Truman Capote - Tiffany'de Kahvaltı. Kesinlikle az ancak son zamanlardaki kitap okuma alışkanlıklarım doğrultusunda ne yazık ki eh bile diyebilirim. Üç kitap hakkında da genelde olumlu yorumlar yapmışım ancak favorim Tiffany'de Kahvaltı. Okuyalı birkaç gün olmasına rağmen üzerimde etkisini hissediyorum hala... Düşüncelerimi okumak isterseniz linki yukarıda zaten. Kitaptan güzel bir alıntıyı da şuraya bırakayım: "Kalbini bir yabaniye vermemelisin: Onları ne kadar çok seversen, onlar o kadar kuvvetlenirler. En sonunda ormana kaçacak kuvveti kazanırlar. Ya da bir ağacın en tepedeki dalına uçarlar. Sonra daha yüksek bir ağaca. Sonun bu olur Bay Bell. Eğer kendini yabanıl bir şeye kaptırırsan, sonunda gökyüzüne bakakalırsın."


Amy (2015)
Bu ay sekiz tane film izlemişim:
1) Iron Man 3 (2013)
2) Thor: The Dark World (2013)
3) Captain America: The Winter Soldier (2014)
4) Amy (2015)
5) The Revenant (2015)
6) Deadpool (2016)
7) Breakfast at Tiffany's (1961)
8) Mustang (2015)
Bu sekiz filmden Breakfast at Tiffany's'i daha önce izlemiştim, yani yedi de diyebiliriz. En sevdiklerim Amy ve Deadpool oldu. Yorumlarıma bakmak için linklere tıklayabilirsiniz.


Dolmabahçe Sarayı'ndan
IMDb'ye göre herhangi bir diziden tek bir bölüm bile izlememişim. Tiyatro evime üç dakikalık mesafede olmasına rağmen bu ay hiçbir oyunu izlemedim. Aynı şekilde sergiler, festivaller, etkinliklerle dolu bir ay olmasına rağmen bir tanesine kalkıp gitmedim. Davet aldıklarıma bile. Biraz durgundum da aslında, pek içimden gelmedi herhalde. Yaptığım en güzel şeyler hafta sonunda yürüyüşe gittiğim zamanlar oldu şimdi düşününce. Keşke daha çok doğayla iç içe alan olsa da her gün biraz gidebilsem. Konuyu da dağıttım :)

Last.fm'e göre de bu ay en çok Nancy Sinatra yorumuyla Bang Bang (My Baby Shot Me Down)'ı dinlemişim. Çok şaşırdım buna sahiden, ne ara o kadar dinlemişim acaba. Bu arada son zamanlarda yeni şarkılar keşfetmeye çalışıyorum, önerileriniz varsa alırım.

Blogumdan bahsedersek de bu ay on üç yayın paylaşmışım, bununla beraber on dört olacak. -Sonradan düzenleme: on beş oldu.- Bu da fena değil, çünkü burayı artık daha sık kullanmak istiyorum. Tasarımda yazı tipini değiştirmek gibi ufak bir iki değişikliğe gittim. Böyle daha hoş görünüyor gözüme, umarım sizler için de aynısı geçerlidir :) Önümüzdeki günlerde vakit ayırıp şu bembeyazlığa bir son vereceğimi de belirteyim.

Daha neyden bahsedebilirim bilemedim, sanırım benden bu kadar. Not düşeyim: bildiğiniz üzere bu gece Academy Ödülleri var, eğer Digiturk abonesiyseniz birinci kanalda izleyebilirsiniz. Değilseniz internette de yayınlanacak.

Mustang (2015)

Yönetmen: Deniz Gamze Ergüven
Senaryo: Deniz Gamze Ergüven, Alice Winocour
Oyuncular: Güneş Nezihe Şensoy, Doğa Zeynep Doğuşlu, Tuğba Sunguroğlu, Elit İşcan, İlayda Akdoğan, Nihal Koldaş, Ayberk Pekcan, Burak Yiğit
Süresi: 97 dakika
IMDb puanı: 7,6
Ülke: Fransa, Türkiye

Yazı filme dair spoiler içeriyor, bunu bilerek okuyun lütfen :)

Ankara'da doğan ancak Fransa'da büyüyen yönetmen Deniz Gamze Ergüven'in ödüllere doymayan Mustang'ini izlemeden önce çok büyük beklentiler içerisindeydim. Toplumun özellikle genç kızlara olan baskısını ve ülkemizde gerçekten var olan pek çok sorunu Karadeniz'de muhafazakar babaanne ve amcalarının yanında yaşayan beş kız kardeş üzerinden ele alan filmin özellikle konusu ilgimi çekmişti. Hele ki bir kadının elinden çıkmış olması ve özellikle yurt dışında bu kadar ilgi görmesi... Ve üstüne üstlük, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ına aday oldu bu film. İnebolu'da çekilmiş olması, oyuncularının tamamen Türk olması ve filmin de Türkçe olmasına rağmen Fransa'dan aday olduğunu da belirtmeden geçmemek gerek. (Türkiye'deki kurul Sivas filmini aday adayı göstermişti)

Böylece daha izlemeden ister istemez gencecik oyuncularla ve Deniz Gamze Ergüven gurur duydum. Bir kadın olarak ülkemizde baskının ne olduğu hakkında onlarca fikrim var, burada hepsini yazmama pek de lüzum olmadığını düşünüyorum. Ancak filmde, sanki daha önce hayatlarında hiçbir şekilde baskı yaşamamışçasına bulundukları ortamda epey farklı kalan beş kız kardeş var. Hikayeden gördüğümüz kadarıyla bu kızlar hep oradalarmış ve epey uzun zaman önce ailelerini kaybetmişler, ancak yaşanılanlar adeta oraya yeni gelmişler gibi. Ne yazık ki, özellikle muhafazakar kesimlerde daha çocuklar doğdukları anda o "ahlak eğitimi" başlar, "ahlak bekçiliği" de devam eder. Yani dürüst olmak gerekirse ben kızların niçin bu kadar yabancı olduklarını anlayamadım.

Çoğu kişi oyuncuların ne kadar doğal olduklarını ve bu faktörün filmin gerçekçiliğini ne kadar artırdığını belirtmiş. Buna katılmıyorum, aksine oyuncuların performanslarını sevmedim. Umarım ileride çok iyi yerlere gelirler, ancak bu filmde bana pek yeterli gelmedi. Ayrıca keşke bakış açısı küçük kardeşle sınırlandırılmasaydı, diğer kardeşlerin karakter derinliğinin bizlere verilmedi. Oysa hepsi birbirinden iyi karakterlerdi ve hepsinin kendine özgü pek çok yanı vardı. Filmdeki en çok hoşuma giden yer fonda Bülent Arınç'ın o meşhur "Haya meselesi çok önemlidir. Haya, utanma duygusu. 'Yüzüne baktığın zaman yüzü kızarıyorsa'. Hadis-i şerif öyle diyor, haya güzeldir. Kadında olsa daha da güzeldir. Sadece kadın için değil, erkek için, bütün mahlukat için haya diye bir şey var. Erkekler için de haya vardır. Yalan söyleyemez, mahcubiyet ifade edecek bir söz söylemeye kalksa yüzünü yere bakar. Nerede öyle yüzüne baktığımız zaman yüzü hafifçe kızarabilecek, boynunu öne eğebilecek, gözünü bizden kaçırabilecek iffet sembolü haya sembolü kızlarımız. Hamd olsun burada çok var da Allah bütün yavrularımıza bunu bağışlasın. Çünkü hadis öyle diyor; 'Utanmıyorsa ne istiyorsan yap.' Ne istiyorsan yapacaksan önce utanma duygusunu atacaksın. Atamayız, utanacağız arkadaşlar. Haya duygumuz olacak. İffet çok önemli. İffet sadece bir isim değil kadın için de bir süstür iffet, erkek için de bir süstür. İffetli olacak erkek de olacak, zampara olmayacak, eşine bağlı olacak, çocuklarını sevecek. Kadınsa o da iffetli olacak. Mahrem namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak, bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak. Şimdi bunu birileri söylediği zaman 'ya bu adam hangi dilden konuşuyor' diyebilirler. Bu kadar değerlerimize yabancılaştık bugün." konuşmasını yeğenlerine tecavüz eden ancak ahlak konusunda bir uzman olan amca ve kızların babaanneleri pür dikkat dinlerken, üçüncü kardeş Ece'nin küçük kardeşlerini güldürmesi üzerine sofradan kovulup intihar etmesi oldu. Anlamlı ve bir o kadar da güzel bir sahneydi.

Filmin ele almaya çalıştığı ve ne yazık ki "Dur bari şundan da biraz koyalım." tarzındaki kavramlar -ensest gibi- bize çok da güzel verilemedi. Kesinlikle tebrik ediyorum, çok önemli konular üzerinde durulmuş. Ancak bu konular kültürel ve sosyolojik olarak gerçekçiliğini, samimiyetini yitirecek şekilde ekrana yansıtıldığında ne yazık ki ortaya çok da beğendiğiniz bir iş çıkamıyor. Diyaloglar gerçekten garipti. Belki Türkiye'de yaşayan birkaç kişiyle paylaşılsaydı daha başarılı bir iş çıkardı ortaya. -bkz: besin değeri??? cidden mi?- Hatta çok garip bir şekilde ana karakter olan kızlardan birinin söylediklerini anlayamadığım için İngilizce altyazıdan kontrol etmek zorunda kaldım. Sanırım kız zaten Türkiye'de büyümemiş.

Belki Türkiye'de doğup büyümemiş olsaydım ancak böyle sorunların ve hatta daha beterlerinin yaşandığını bilseydim filmden çok daha keyif alırdım. Zaten detayları önemsemezseniz güzel bir film. Ancak işin aslını bilince cidden görüşleriniz değişiyor. Oyuncular, senaryo, olay örgüsü, karakterler ve onların gelişimleri gibi filmin mihenk taşı olan kavramlar üzerinde daha çok durulsaymış bu konu üzerinden ortaya bir başyapıt bile çıkabilirmiş aslında. Umarım pek çok kişiye ışık tutar bu çalışma, ortaya çok daha güzelleri çıkar. Aynı şekilde yönetmen de kendini gittikçe geliştirir diye umuyorum. Beni epey hayal kırıklığına uğratmış olsa dahi bu gece Academy Ödüllerinde de başarılar diliyorum ekibe.

26 Şubat 2016 Cuma

Breakfast at Tiffany's (1961)

Yönetmen: Blake Edwards
Senaryo: George Axelrod
Oyuncular: Audrey Hepburn, George Peppard, Patricia Neal, Buddy Ebsen, Martin Balsam, José Luis de Vilallonga, John McGiver, Alan Reed, Dorothy Whitney, Stanley Adams, Mickey Rooney
Süresi: 115 dakika
IMDb puanı: 7,8
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

İki gün önce blogumda bu filmin uyarlandığı Tiffany'de Kahvaltı kitabı yorumumu paylaşmıştım. Dün akşam filmi bir kez daha izledim. Ülkemizde 1963 yılında Çılgınlar Kraliçesi adıyla vizyona giren film, sanırsam dönemi gereği kitaba göre epey sansüre ve değişime uğramış. Biraz daha dram ve romantik komedi arası bir türe dönüşmüş. Replikler konusunda çok farklılığa gidilmemiş ancak önemli farklılıklar var.Örneğin filmle kitabın sonu aynı değil. Kitabı daha çok sevdiğimi belirterek film hakkındaki düşüncelerimi söylemeye başlıyorum.

Zarafetin benim için temsili olan insan Audrey Hepburn, artık Holly Golightly denince zihnimizde beliren insan. Filmin bu kadar sevilmesinde kendisinin ve filmde ismi Paul Varjak olan ikinci ana karakterin (George Peppard) katkı payı çok büyük. Ancak filmde Holly, kitaptan sonra kafanızda kurduğunuz Holly imajından biraz farklı gelebilir. Kült filmlerden olsa dahi senaryosu herkesi aynı derecede etkilemeyecek düzeyde. Sıradan bile denilebilir. Benim hoşuma gitti, filmi sıcak buldum. Ancak görüşler konusunda en göreceli olan filmlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Sonu mutlu bir şekilde bitti... Çok büyük bir değişiklikti kesinlikle, ancak ben ilk önce filmi izlemiş olduğumdan asıl kitapta şaşırmıştım. Filmi izlemediyseniz veya kitabı okumadıysanız mutlaka önce kitabını okuyun.

Film için Henry Menchini tarafından bestelenmiş bir şarkı var, mutlaka bilirsiniz. İsmi Moon River. Pek çok değerli sanatçının da seslendirmiş olduğu çok özel bir şarkı. Audrey Hepburn'ün seslendirmiş olduğu bu şarkıyı da paylaşarak yazıyı bitiriyorum:)

24 Şubat 2016 Çarşamba

Truman Capote - Tiffany'de Kahvaltı

Özgün adı: Breakfast at Tiffany's
Yazarı: Truman Capote
Çeviren: Meral Alakuş
Sayfa sayısı: 126
Yayınevi: Sel Yayıncılık

1940'lı yılların New York'unda hareketli cemiyet hayatı öğleden sonra barlarda içilen martinilerle başlar, Tiffany'de edilen şampanyalı kahvaltılar ile son bulurdu. Bu renkli hayatın ilginç simalarından Holly Golightly, küçük dairesinde erkek arkadaşları için verdiği ev partileri ile dikkat çekiyordu.

Görünüşte eğlenceli ama yüzeysel bir hayat süren Holly'nin yaşamı çözülmeyi bekleyen gizemlerle yüklüydü. Genç bir yazar adayı ise bu gizemleri çözmek için çoktan yola çıkmıştı bile... (arka kapaktan)

İlla ki Blake Edwards'ın yönettiği Breakfast at Tiffany's filmini duymuşsunuz ve izlemişsinizdir. Dün, kültleşmiş filmin uyarlandığı yine kültleşmiş kısa romanı bir solukta okudum. İlk söylemem gereken şey filmi epey önceden izlediğim, ama sanırım bu akşam bir daha izleyeceğim. Çünkü okuduğum kitapta daha hüzünlü bir Holly Golightly gördüm.

Holly yani Lulamae çok küçük bir yaşta anne ve babasını kaybeden gencecik bir kızdır. Hayatında sadece erkek kardeşi Fred kalmıştır, sürekli olarak birilerinin yanında kalmaktadırlar. Son kaldıkları aileye daha fazla dayanamayıp oradan da kaçarlar ve bir adam o zaman henüz on dördündeki Lulamae ile evlenir. Kocasının evinde onun çocuklarına da üvey annelik yapmak zorunda kalan Lulamae buraya da dayanamaz ve kaçar. İsmini Holly olarak değiştirir, zengin birisiyle evlenir, dönemin New York cemiyet hayatını yaşayıp ünlenmeye çalışır. Geçmişindeki gerçekler onun canını yakar; bu yüzden bunları yok sayar, kurduğu pembe dünyasında yaşamaya çabalar.

Holly karakterini dünyaya sevdiren kişi kesinlikle Audrey Hepburn'dür diye düşünüyorum. Ancak Holly'de az çok kendinizden bir şeyler bulduysanız bunun için Audrey'e gerek pek yok. Hikayesine derinlemesine inme imkanı bulunmasa da az çok hüznünü görüyorsunuz. Her sabah elinde çöreği Tiffany vitrinine bakarak gerçeklerinden kaçabilen Holly (uyuşturucu dahi bu etkiyi kendisinde yaratmamıştır) belki de Amerikan rüyasıyla yaşamış pek çok kadını gösteriyordu bizlere... Erkekleri parmağında oynatan çekici bir genç kadının içindeki arayış; hüzünlü ve karamsar hava beni gerçekten etkiledi. Ayrıca kitap, adını öğrenemediğimiz anlatıcının ağzından yazılmış; Holly kendisini çok sevdiği kardeşine benzettiği için ona Fred diyor. Okumadıysanız okumanızı şiddetle öneriyorum.

En kısa zamanda dönemi dolayısıyla epey sansüre uğramak durumunda kalmış filmi tekrar izleyip görüşlerimi de paylaşacağım. Kitaptan Holly'nin aslında kendisini anlattığı bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum.
"Kalbini bir yabaniye vermemelisin: Onları ne kadar çok seversen, onlar o kadar kuvvetlenirler. En sonunda ormana kaçacak kuvveti kazanırlar. Ya da bir ağacın en tepedeki dalına uçarlar. Sonra daha yüksek bir ağaca. Sonun bu olur Bay Bell. Eğer kendini yabanıl bir şeye kaptırırsan, sonunda gökyüzüne bakakalırsın."

23 Şubat 2016 Salı

Jean-Jacques Rousseau - Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev

Özgün adı: Discours sur Les Sciences et Les Arts
Yazarı: Jean-Jacques Rousseau
Çeviren: Selahattin Eyüboğlu
Sayfa sayısı: 69
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

"Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir? sorusu 1749 yılında Dijon Akademisi tarafından bir yarışma sorusu olarak sorulmuştur. Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev de Rousseau'nun birincilikle çıktığı  bu yarışmanın sorusuna verdiği cevaptır ve kendisini dünyaya tanıtan eserdir.

Jean-Jacques Rousseau'nun bu soruya cevabı söylevinde olduğu üzere hayır olmuştur. Başlangıçta beni epey şaşırtan bu yanıt hakkında olumsuz bir fikre kapılmadan edemedim. Rousseau, bilim ve sanat konusunda gelişmiş uygarlıklar hakkında da örneklendirmeler yaparak bu iki alanın gelişiminin ahlak ile ters orantılı olduğu iddiasını kanıtlamaya çalışıyor; bilimin ve sanatın kaynaklarının sandığımız üzere çok da güzel yerlerden gelmediğini; insanlığın hırsından, kininden, kendini beğenmişliğinden ve hatta boş bir merakından geldiğini de iddia ediyor. "Hoşa gitme sanatı"nın bizi kişiliğimizden uzaklaştırdığını, kendi ruhumuza uymaya cesaret edemeyişimizi yüzümüze haklı bir şekilde vuruyor. Ayrıca bilim-sanat ve lüks arasındaki ilişkiyi de. Başta yadsıdığım hayır cevabına karşı bir daha düşündürdü beni sözleriyle. Her ne kadar kendisi daha sonradan İtiraflar'ında bu eserin kendisine ünü getiren eser olmasına ve coşkunluk, güçlülük ile dolu olmasına rağmen mantık ve düzeyden iyice yoksun olduğunu söylese de insanda gerçekten bu duyguları uyandırıyor ve sorgulatıyor da. Harfi harfine katılmasam dahi eserde yüzüme vurulan bazı gerçekler iyi hissettirmedi değil.

Ayrıca okudukça görülüyor ki karşıt olduğu şey bilim ve sanat değil, bilim ve sanat öğretilirken gittikçe kaybedilen erdemler. "Her tarafta açılmış büyük kurumlarda, birçok masraflarla yetiştirilen gençlere, asıl ödevlerinden başka, öğretilmeyen şey yoktur. Çocuklarımız kendi dillerini bilmezler, ama hiçbir yerde konuşulmayan başka diller öğrenirler; anlamlarını zor anladıkları mısralar düzerler; doğruyu yanlıştan ayırt etmesini bilmezler, ama onları, aldatıcı düşünce oyunlarıyla kimsenin anlayamayacağı bir duruma sokmak sanatını edinirler; mertlik, hakseverlik, fedakarlık, insanlık, yiğitlik kelimelerinin ne olduğunu bilmezler; güzel yurt sözü kulaklarına hiç çalınmaz; Tanrının adını işitirler; ama ondan çekinmez, sadece korkarlar."  ve "Fizikçilerimiz, matematikçilerimiz, kimyacılarımız, astronomlarımız, şairlerimiz, müzikçilerimiz, ressamlarımız var; ama değerli yurttaşlarımız yok." diyerek demeye çalıştığını tamamen açıklıyor aslında yazar. Söylevini de erdemliliği ve gerçek felsefeyi vurgulayarak bitiriyor.

Şaşırtıcı bir biçimde kafamdaki olguyu sarsan bu eseri okuyun derim. Okuyun ve kendi kararınızı verin :)

"Ey erdem, basit ruhların yüksek bilgisi, sana ulaşmak için bu kadar zahmete ve külfete gerek mi var? Senin ilkelerin bütün yüreklerde yazılı değil mi? Yasalarını öğrenmek için herkesin kendi içine bakması, tutkuların sustuğu bir anda vicdanını dinlemesi yetişmiyor mu? Gerçek felsefe işte budur; biz onunla yetinmesini bilelim; edebiyat dünyasında ölmezlik kazanan ünlü insanların şan ve şerefini kıskanmadan kendimizi onlardan ayıralım; aramızdaki ayrım, eskiden iki büyük milleti birbirinden ayıran şerefli ayrım olsun: Onların da biri iyi söz söylemesini, öteki iyi iş görmesini biliyordu."

21 Şubat 2016 Pazar

Deadpool (2016)

Yönetmen: Tim Miller
Senaryo: Rhett Reese, Paul Wernick
Oyuncular: Ryan Reynolds, Karan Soni, Ed Skrein, Michael Benyaer, Stefan Kapicic, Brianna Hildebrand, T. J. Miller, Morena Baccarin, Leslie Uggams
Süresi: 108 dakika
IMDb puanı: 8,5
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Bu senenin başından beri süper kahramanlarla alakalı yapımlar izlediğimi blogumdan görmüşsünüzdür:) Bir taraftan filmleri izlerken diğer taraftan bu evren hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştım ve Deadpool adlı bildiğiniz manyak bir anti kahramanın filminin çıkacağını, başrolünde de Ryan Reynolds'ın olduğunu öğrenince bu filmi izlemem gerektiğini düşündüm. Filmi dublajlı olarak izleyen başka bir arkadaşım dublajının da çok başarılı olduğunu söyledi bana. Ben her zamanki gibi özgün diliyle izlemeyi tercih ettim yine de.

Beyazperde'den alıntı olarak kısaca konusu şöyle: Eski bir özel kuvvetler görevlisi olan Wade Wilson ordudan ayrıldıktan sonra kendi çöplüğünde, kendi kurallarına göre takılan, kötünün iyisi bir adamdır. Hayatına yeni giren Vanessa ile harika bir uyumu varken bir şeylerin tam da yolunda gittiğini düşünürken, kanser olduğu gerçeğiyle yüz yüze kalır. Sevdiği kadını bu acılı süreci izlemekten kurtarmak için onu terk eden Wade, kendisine tedavi umudu sunan bir bilimsel projeye katılır. Fakat bu proje sadece bir 'yan etki' olarak kansere tedavi olacaktır. Asıl amaç birtakım DNA'ları tetiklemektir. Akla gelmeyecek acılara göğüs geren Wade, her şey sona erdiğinde üstün yeteneklere sahip olur. Fakat tüm bu özellikleriyle tek bir amacı vardır, Ajax "Francis"ten intikam almak!

Yorumlamadan önce filmin +18 bir film olduğunu (ülkemizde +15) ve filmin tamamında bunun hissedildiğini belirtmem gerek. Ayrıca Deadpool bir Marvel karakteri de olsa dağıtıcısı Fox. Yani film Marvel sinematik evreninden bir film değil.

Mizah konusunda aşmış bir film. Sadece film de değil, afişleri bile komik. Deadpool inanılmaz geveze ve 4. duvarı yıkabilen bir kahraman (kendisinin bir çizgi roman/film karakteri olduğunun farkında) olduğundan sürekli olarak göndermeler yapılıyor. Çizgi roman evreniyle çok da alakam olmadığı için bazı esprileri yanımdaki arkadaşım bana açıklamak durumda kaldı:) Popüler kültüre ve hatta filmi yapan kişilere dair de inanılmaz zekice göndermeler vardı. Sürekli olarak kahkaha attım diyebilirim. Ciddi bir argo mizaha sahip, müstehcen sahneleri ve esprileri de bulunduran, "olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar içeren" film, komik bir şekilde bir aşk hikayesi üzerine kurulu.

Oyuncular hakkında yorum yapmaya bile gerek yok. Mükemmel bir kadro seçimi olmuş. Özellikle Ryan Reynolds... Robert Downey Jr. ve Tony Stark/Iron Man'in uyumunun da ötesinde bir seçim olmuş kendisi. Diğer karakterler de pek bir eğlenceli, sadece kötü taraf karakterler olarak hakikaten biraz zayıf kalmış. Ne yazık ki filmdeki pek çok önemli sahneye fragmanlardan aşinayız, hatta ilk yarısı tamamen fragmanda var. Bence bu biraz kötü olmuş.

Müzikal olarak da çok başarılı olduğunu belirtmeden geçmek olmaz.

4. duvarı aşan Deadpool seyirciyle konuşuyor, dalga geçiyor; ve bu inanılmaz keyif veriyor. Ayrıca Ekşi Sözlük'te sürekli olarak 4. duvarı aşan Deadpool'un, striptiz klübünde cameo bir sahnesi olan Stan Lee'yi tanımaması veya bunun kullanılmamasının biraz kötü olduğuna dair bir yorum okudum ve bu fikir hoşuma gitti. Böyle olsaymış demeden edemedim.

İzleyicisine kendini sevdirecek, başarılı ve çok eğlenceli bir filmdi Deadpool. 2. filmini sabırsızlıkla bekliyorum. Hatta sanırım kendimi tutamayıp çizgi romanlarını da satın alacağım:)

Unutmadan, filmin sonunda küçük bir sürpriz sahne daha var, tamamen bitmesini bekleyin. (after credit sahnesi)

19 Şubat 2016 Cuma

George R. R. Martin - Kılıçların Fırtınası Kısım 1


Özgün adı: A Storm of Swords

Yazarı: George R. R. Martin
Çeviren: Sibel Alaş
Sayfa sayısı: 623
Yayınevi: Epsilon Yayınları
Kılıçların Fırtınası Kısım 1
Kılıçların Fırtınası Kısım 2
Kargaların Ziyafeti Kısım 1
Kargaların Ziyafeti Kısım 2
Ejderhaların Dansı Kısım 1
Ejderhaların Dansı Kısım 2

George R. R. Martin'in muhteşem serisi, Kılıçların Fırtınası ile modern fantastik edebiyatın istisnai başyapıtlarından biri konumuna geliyor, imgesel kurgunun büyük eserleri arasındaki yerini sağlamlaştırıyor. 

İktidar mücadelesindeki beş savaşçıdan birinin ölmüş, bir diğerinin gözden düşmüş olmasına rağmen savaş tüm şiddetiyle sürmektedir. Yedi Krallık'ın zor durumdaki hükümdarı Joffrey, Demir Taht'ta oturmaya devam etmektedir. En amansız düşmanı Stannis, takip ettiği büyücü kadının kurbanı olmuş ve bozguna uğramıştır. Nehirova'daki Genç Robb, Kuzey'e hükmetmekte; Daenerys yaşayan son ejderhalarla beraber kana bulanmış bir kıtayı katetmektedir. Rakipler son hesaplaşma için harekete geçerken büyük bir yabanıl ordusu, efsanevi Ötekiler'le birlikte medeniyetin merkezine doğru ilerlemektedir. 

Diyarda sükûnet, Yedi Krallık'ın kılıçların fırtınası ile sarsılmasıyla mümkündür... (arka kapaktan)

Uzun zamandır elimde gezen Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin 3. kitabının ilk kısmı, dizinin de üçüncü sezonunun uyarlandığı kitap oluyor. Önce diziyi izlemiş biri olarak kitaba tamamen sadık kalınması çok hoşuma gitti. Kitapta da Martin'in çok sevdiğim tasvirlerini ve karakterlerin bizzat düşüncelerini okumak bana çok keyif verdi.

Olay akışı da şu an için epey çarpıcı, diziyle hangi kitapta ayrılacaklarını bilmesem de şimdilik tamamen bildiğim konular üzerinde dönüyor.

Kitap hakkında değerlendirebileceğim şeyler şu an için bu kadar, kitabın ikinci kısmını okuduğumda tam bir değerlendirme yapmayı düşünüyorum.

18 Şubat 2016 Perşembe

The Revenant (2015)

Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Senaryo: Mark L. Smith, Alejandro González Iñárritu, Michael Punke
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Tom Hardy, Domhnall Gleeson, Will Poulter, Forrest Goodluck, Paul Anderson, Brendan Fletcher, Kristoffer Joner, Melaw Nakehk’o, Brad Carter, Lukas Haas
Süresi: 156 dakika
IMDb puanı: 8,2
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

10 günlük bir aradan sonra merhabalar... Bugün okulumdaki bir boşluktan faydalanıp 12 Akademi Ödülü adaylığı bulunan The Revenant'ı Türkçe altyazılı olarak izledim. Konusu şöyle: Hugh Glass (Leonardo DiCaprio) adındaki deneyimli bir kürk avcısı bir boz ayı tarafından ölümcül bir şekilde yaralanır. Bulunduğu ekipteki kişileri yavaşlattığı için yanında oğlu, bir başka genç ve ekipten John Fitzgerald (Tom Hardy) ile bırakılır. Ancak Fitzgerald kendisini ölüme terk eder. Yaşama tutunmak için bir sebebi olan Glass'ın yaşadıklarını da izlemek bize düşüyor. Film, Michael Punke'ın The Revenant: A Novel of Revenge adlı kitabından uyarlama ve ayrıca 1820'lerin Amerika'sını ve Hugh Glass'ı bir nevi biyografik bir biçimde işliyor.

Görsel olarak gerçekten hayranlık duyulası bir film. Alejandro González Iñárritu'ya ve görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki'ye bu konuda güvenim tamdı zaten. Çekimler epey zorlayıcı olmuş ve bunu fark etmemek imkansız, çünkü ortaya çıkan sonuç izleyicisini tatmin ediyor. Bu konuda hakkını kesinlikle yiyemem, benden bu konuda tam puanı aldı. Filmdeki atmosferi tamamen hissettim.

Oyuncuların performansı da göz dolduracak cinsten. Bana kalırsa bu sene Oscar'ı Leo alır. Hak ediyor da.  Ayrıca filmi izlerken Glass karakteri arada aklıma Game of Thrones'tan Ned Stark'ı getirmedi değil:) Diğer oyuncular da çok başarılı, ayrıca genç oyunculardan Will Poulter'ın gittikçe kendini geliştirdiğini düşünüyorum. Kendisinin ileride yer alacağı yapımları kesinlikle takip edeceğim.

Bunlar filmin övdüğüm kısımlarıydı. Sırada pek de övemediğim kısımları var. Öncelikle, film bildiğiniz üzere pek çok eleştirmen tarafından çok beğenildi. İnternetten açıp okuyacağınız yorumların çok büyük kısmı da olumlu olacaktır. Bu ne yazık ki çıtayı çok yükseğe çekiyor ve en ufak hatalar bile insanın gözüne batar oluyor. Örneğin film çok yavaş ilerliyor, kimisi bunun iyi olduğu kanısında olsa da ben buna pek katılmıyorum. Senaryoyu epey zayıflatıyor çünkü. Yılın en iyi filmi mi peki? Hayır... Bu konuda biraz abartılmış. Ama böyle bir çalışmaya kötü demek de imkansız. Gördüğünüz üzere film hakkında düşüncelerim biraz karışık. 

Ayrıca filmi izleyecekseniz önerim mutlaka sinemada izlemeniz.


8 Şubat 2016 Pazartesi

Amy (2015)

Yönetmen: Asif Kapadia
Süresi: 128 dakika
IMDb puanı: 7,9
Ülke: İngiltere

Bu yıl Amy gideli dile kolay 5 yıl olacak. Ölümünden önce medyada sansasyonel yaşamıyla epey yer edinmişti, ben de kendisini öyle tanıdım. Kendisi öldüğündeyse bir anda herkesin yoğun ilgisine maruz kaldı, yaşamında kendisiyle alay eden insanların bile... Hayat hikayesini o zaman okuduğumu ve yerli bir müzik kanalında günlerce izlediğimi hatırlıyorum, ama ben bu belgesele dek bu eşsiz yeteneğin kaybının tek sorumlusunun Amy'nin eski eşi ve büyük aşkı Blake Fielder-Civil olduğunu sanıyordum. Bu belgeselin en önemli özelliği de sanırım bu açıdan objektif olması; Amy'nin hayatındaki tek olumsuz şeyin bu olmadığını bizlere göstermesi.

Başta çok neşeli, geveze ve sevgi dolu bir Amy Winehouse görüyoruz. Yine de kendi deyimiyle "babası orada olsa da aslında orada olmaması" başta olmak üzere sorunları var hayatında. Ailesine kendisini ölüme götüren en önemli faktörlerden biri olan bulimia hastalığına dair ipuçlarını daha 15 yaşında vermiş olmasına rağmen ailesi bunu önemsememiş bile. Müzik yapmaya başladıktan sonra zamanla tanınır olduğunda hayatındaki insanların onu kullanması, gerçek bir uyuşturucu gibi gördüğü Blake'i, bir yardım eline ihtiyaç duyduğunda insanların onun için orada olmaması kendisini kötü alışkanlıklara ve ölüme sürüklemiş. Oysa kendi Rehab şarkısında "I don't ever wanna drink again, I just... ooh, I just need a friend." diyerek pek çok şeyi özetlemişti...

Sonunu bilerek izlemek çok acıydı kesinlikle. Belgesel de vurucuydu. Benim için en vurucu nokta Amy'nin babasına olan düşkünlüğü ama babasının onu bildiğiniz kullanmasıydı.

Bunca şey olmasa Back to Black gibi bir albüm olmayacaktı belki, ancak insan yine de üzülmeden edemiyor. Hele ki onun en neşeli hallerini kendi amatör kameralarından izledikten sonra..

Belgeseli izlemediyseniz izlemenizi tavsiye ederim. Bazı kişiler oldukça yüzeysel bulmuş olsa da ben beğendim, ortaya konan iş kesinlikle başarılı...

6 Şubat 2016 Cumartesi

Mim: Yayınevleri

Merhabalar,
Çok uzun zamandır mimlenmiyordum, Okuyan Muggle tarafından mimlendiğimi görünce sevindim :) Kendisinin mim yazısına gitmek için tıklayın.

1. En sevdiğiniz yayınevi hangisi?
Can Yayınları ve Sel Yayınları arasında çok kararsız kaldım, sanırım ikisi de diyeceğim. İki yayınevinin de yayımladığı eserleri hakkıyla bizlere sunduğunu düşünüyorum, ayrıca tasarım olarak da gözüme hitap ediyorlar.

2. Bu yayınevinden okuduğunuz bir kitabı kısaca yorumlayın.
Can Yayınları'ndan çıkan George Orwell'ın Hayvan Çiftliği en sevdiğim kitaplardan biri, çok kısa bir kitap olmasına rağmen anlatım tarzı, anlatım türü (fabl), verdiği mesaj, tasvirleri, kısacası her şeyiyle beni kendine hayran bırakan bir kitap olmuştu. Yayınevinin çevirisi de çok başarılıydı.

3. Bu yayınevinden okuduğunuz bir kitaptan bir söz yazın.
Bu da Sel Yayınları'ndan çıkan Harper Lee'nin Bülbülü Öldürmek kitabından:
"Kaplumbağalar hissedemez, aptal," dedi Jem.
"Hiç kaplumbağa oldun mu?"

4. Yazarın başka okuduğunuz veya önerdiğiniz bir kitabı var mı? Varsa, adı ne?
George Orwell'dan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört kitabını yine Can Yayınları'ndan okumuştum, herkesin de okuması gerektiğini düşünüyorum.

5. Yayınevinden kitap çıkartsanız ve tutmasa ne hissedersiniz?
Üzülüp hayal kırıklığına uğrardım ancak ilk kitabım olduğundan kendimi geliştirme çabasına girerdim. Ayrıca bu iki büyük yayınevinden çıkmış, o bile yeter :)

6. Bu yayınevinden almak istediğiniz bir iki kitap hangisi / hangileri?
İkisinden de kabarık bir listem var :ı Önce elimdekileri bitirsem daha iyi olur, o yüzden şimdilik boşveriyorum bunu :)

Sanırım pek çok kişi zaten mimlenmiş, o yüzden mimlenmeyen kimler varsa kendilerini mimliyorum :)

Iron Man 3 & Thor: The Dark World & Captain America: The Winter Soldier

Iron Man 3 (2013)
Yönetmen: Shane Black
Senaryo: Drew Pearce, Shane Black
Oyuncular: Robert Downey Jr., Gwyneth Paltrow, Don Cheadle, Guy Pearce, Rebecca Hall, Jon Favreau, Ben Kingsley, Paul Bettany, Ty Simpkins
Süresi: 130 dakika
IMDb puanı: 7,3
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Film hakkında söyleyebileceğim şeylerden ilki, yaklaşık olarak ilk bir saatinin gerçekten beni hiç sarmadığı yönünde. Tony'nin evine yapılan saldırıdan sonrası keyifliydi, ama ortalamanın çok da üzerine çıkamadı. Iron Man'den ziyade Tony Stark'ın kendisine odaklanmasına rağmen pek sevemedim ben bu filmi. Çünkü onun böyle olmasının nedenleri bize tam olarak sunulamadı diye düşünüyorum. Yine de Iron Man 2'nun yanında daha iyi bir film olmuş.

Kötü adam olarak Mandarin çok hoşuma gitmişti, ancak işin aslını öğrenince biraz hayal kırıklığına uğramadım değil.

Görsel açıdan gerçekten hakkını yememek gerek, mükemmel olmuş.

Thor: The Dark World (2013)
Yönetmen: Alan Taylor
Senaryo: Christopher Yost, Christopher Markus, Stephen McFeely
Oyuncular: Chris Hemsworth, Natalie Portman, Tom Hiddleston, Anthony Hopkins, Christopher Eccleston, Jaimie Alexander, Zachary Levi, Ray Stevenson, Tadanobu Asano, Idris Elba, Rene Russo, Adewale Akinnuoye-Agbaje, Kat Dennings, Stellan Skarsgård
Süresi: 112 dakika
IMDb puanı: 7,1
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Bir solukta izlediğim Marvel filmlerinden biri oldu Thor: The Dark World. İlk filmini pek sevememiştim ancak Tom Hiddleston'ın Loki olarak başlı başına harika bir iş çıkarttığını düşünmüştüm. Aynı şekilde Avengers'ta da bu devam etmişti. Bu filmde de Hiddleston çok daha harika bir performans ile karşımızdaydı. Loki karakteri o kadar muhteşem ki diğer karakterler hakkında düşünmeye bile fırsat bulamıyorum diyebilirim :)

Bazı sahneler bana farklı filmleri hatırlatmadı değil, internette de bunun hakkında birkaç yorum görünce bunu düşünen tek kişi olmadığımı anladım, ve bunu belirtmeden geçmemek olmaz. Yine de pek çok açıdan izleyicisine keyif veren bir film olduğunu düşünüyorum, filmi sevdim.

Captain America: The Winter Soldier (2014)
Yönetmen: Anthony Russo, Joe Russo
Senaryo: Christopher Markus, Stephen McFeely
Oyuncular: Chris Evans, Samuel L. Jackson, Scarlett Johansson, Robert Redford, Sebastian Stan, Anthony Mackie, Cobie Smulders
Süresi: 136 dakika
IMDb puanı: 7,8
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Captain America'nın ilk filminden çok daha başarılı bir film olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim. Öncelikle sürükleyici bir senaryo var karşımızda; bu senaryoyu da mükemmel aksiyon sahneleri, rollerinin hakkını veren oyuncular destekliyor. Oyuncular gerçekten başarılı, hepsi rolüne tam gitmiş kesinlikle.

Biraz ileriye götürüp şu ana kadar izlediklerim arasında en iyi Marvel Studios filmiydi diyebilirim.

2 Şubat 2016 Salı

Tokyo Ghoul Cilt 1 & Bleach Cilt 1-2-3

Yazar: Sui Ishida
Çizer: Sui Ishida
Sayfa sayısı: 232
Yayınevi: Gerekli Şeyler Yayıncılık

"Tokyo"da...

...Bir "umutsuzluk" saklanıyor...

İnsanların arasına karışıp, onları avlayan ve bu cesetlerle beslenen esrarengiz "insan"lar..

İnsanlar onlara "gul" diyor. Genç bir adam, bu esrarengiz "insan"lardan biriyle tesadüfen karşılaşınca...

...kaderi aksi yönde değişmeye başlar! (arka kapaktan)

Hayatımıza girdiği gibi bir anda efsaneler arasında gösterilen -ki buna kesinlikle katılmadığım- Tokyo Ghoul'ün mangası kasım ayında Gerekli Şeyler Yayıncılık'tan çıkmıştı. Ben de aldığım gibi okudum, ancak blogumda yayınlamak için birkaç cildi çıksın da alayım diye bekledim. Belli ki çıkacağı yok :(

Konusu Tokyo'da yaşayan Ken Kaneki isimli üniversiteli kitap tutkunu bir gencin etrafında dönüyor. Kendisinin hoşlandığı Rize Kamishiro adlı bir kız aslında bir ghoul ve onunla randevusunun sonunda Kaneki'ye saldırıyor. Bir şekilde kurtulan Kaneki'nin hayatta kalması için kendisine Rize'nin organları naklediliyor ve böylece Ken Kaneki yarı insan yarı ghoul olarak yaşamını sürdürmeye başlıyor.

Başarılı ve tatmin edici çizimler, heyecanlı bir hikaye ancak çok da "vay" dedirten bir manga olduğu kanaatinde değilim. Animesinden farklı yanlarını görmek adına ciltler çevrildikçe muhtemelen alıp okurum.

Yazar: Tite Kubo
Çizer: Tite Kubo
Sayfa sayısı: 184 (1. ve 2. cilt), 192 (3. cilt)
Yayınevi: Gerekli Şeyler Yayıncılık

Ichigo Kurosaki, on beş yaşında, hayaletleri görebiliyor. Bu özelliği taşımasına rağmen gayet rahat bir hayat sürdürüyordu ama bir gün aniden kendine Shinigami diyen bir kız ortaya çıkar ve "hollow denilen kötü ruhların saldırısına maruz kalırlar. Ailesi de tehlike altındadır. Bakalım, şimdi Ichigo ne yapacak? (1. cildin arkasından)

Mükemmel çizimlerine rağmen olaylar açısından ortalamanın biraz üstü gittiğini düşündüğüm Bleach hakkında şimdilik söyleyeceğim çok fazla bir şey yok. Sıradaki ciltlerini alıp okudukça olaylar hakkında daha fazla fikir sahibi olabilirim diye düşünüyorum. Ama hepsini elime aldığım gibi okuduğumu belirtmeden geçmemem gerekir.

Kasım ayından beri taslak yayın olarak duran bu yayını da aradan çıkarmış olayım dedim. Bu arada konu dışı olarak Iron Man 3'yi sonunda izleyebildim. Thor: The Dark World ve Captain America: The Winter Soldier'ı da izleyip en kısa zamanda görüşlerimi sizlerle paylaşacağım :)

Death Note: Cilt 2 & Cilt 3

Özgün adı: Desu nôto / デスノート
Yazar: Tsugumi Ooba
Çizer: Takeshi Obata
Sayfa sayısı: 197 (2.cilt) - 193 (3. cilt)
Yayınevi: Akılçelen Kitaplar

DÜNYANIN EN HEYECANLI VE MACERA YÜKLÜ MANGA SERİSİ

Bu deftere adı yazılanlar ölür... Shinigami Ryuk'un insanoğlu dünyasına düşürdüğü defter: DEATH NOTE. İki seçilmiş insan Light Yagami ve L'in muhteşem savaşı böyle başlar. Eşi benzeri görülmemiş bir korku ve heyecan fırtınası ortasında...

2. cilt konusu: Peşindeki FBI ajanının adını öğrenmeyi başaran Light, FBI'ı devre dışı bırakmak için bu olayı araştıran ajanların tamamını öldürür. Fakat en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş bir plan bile arkasında bazı izler bırakır. Light'ın peşindeki L nihayet ortaya çıkarak Kira'nın çevresine ördüğü ağı gittikçe daraltır. Böylece iki dahinin müthiş mücadelesi iyice şiddetlenir. Ve Light şimdi hem L hem polis hem de cesur nişanlıyla uğraşmak zorundadır...

3. cilt konusu: Light, kendine engel olmaya kalkan herkesi teker teker öldürürken L de tahminlerine güvenerek Yagami ailesinin evine gizli kameralar yerleştirir. Bunun farkına varan Light ile L arasında kameralar aracılığıyla  sessiz bir savaş yaşanmaya başlar. O sırada bir televizyon kanalına "Kira" adıyla kaset mesajlar gelir ve mesajlarda öngörüldüğü şekilde birbiri ardına insanlar ölür. Fakat bu ölümlerin ardında şok edici bir gerçek yatmaktadır!

Manganın 2. ve 3. cilt tamamen anime uyarlamasından hatırladığım şekildeydi. Takeshi Obata'nın inanılmaz çizimleri eşliğinde hikayeyi okumak benim için çok zevkliydi.

3. cildin bitişiyle beraber seriye en sevmediğim karakter Misa Amane dahil oluyor. Biraz isteksizce de olsa en kısa zamanda 4. cildi almayı umuyorum. Şimdilik yorum yapabileceğim pek bir şey yok, çünkü şu an tamamen Light ve L'in zeka oyunları üzerine dönüyor hikaye. Bir Kira taraftarı olarak da bunları okumak büyüleyici.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Marjane Satrapi - Persepolis

Özgün adı: Persepolis
Yazarı-çizeri: Marjane Satrapi
Çeviren: Şule Çiltaş
Sayfa sayısı: 352
Yayınevi: Minima Yayınları

Persepolis rejimi, İslami demokrasiyi ve genel olarak özgürlüğü tartışan İran halkının -özellikle kadınların- günlük yaşamda karşılaştıkları zorluklara ve tüm bu güncel tartışmalara ışık tutuyor.

İran, bu eski ve büyük uygarlık çoğunlukla fundametalizm, fanatizm ve terörizm ile birlikte tartışıldı. Hayatının yarısından fazlasını İran'da geçirmiş bir İranlı olarak biliyorum ki bu imaj gerçeklikten çok uzaktır. İşte bu nedenle Persepolis'i yazmak benim için bu denli önemliydi. Bütün bir ulusun birkaç köktencinin günahlarıyla yargılanmaması gerektiğine inanıyorum. Aynı zamanda özgürlüğü savunurken hayatlarını cezaevinde yitiren, Irak'a karşı savaşta ölen, farklı baskıcı rejimler altında acı çeken ya da ailelerini terk etmek ve memleketlerinden kaçmak zorunda kalmış İranlıların da unutulmasını istemiyorum.
Marjane Satrapi

Geçtiğimiz yılın ekim ayında bu çizgi romanın aynı adlı film uyarlamasını izlemiş ve burada yorumlamıştım. Bir film olarak kesinlikle kendine hayran bırakmıştı ve ben de çizgi romanını geçtiğimiz günlerde yaptığım bir İdefix alışverişinde son anda sepete attım. Dün gece okumaya başladım ve bugün olacak her şeyi bilmeme rağmen elimden düşüremedim. Heyecanla çevirdim sayfaları.

Marjane Satrapi'nin otobiyografi niteliği taşıyan bu çizgi romanında kendisinin çocukluğundan başlıyoruz. Laik ve özgürlük yanlısı bir ortamda yetişmekte olan küçük Marjane'ın ve yakın çevresinin Şah rejimine karşı çıkan ayaklanmalardaki tepkilerini ve yerlerini görüyoruz. Marjane büyüdükçe onun ruh hallerini, tutkularını ve en önemlisi olgunlaşıp değişmesini görüyoruz. Sanırım hikayeyi bu kadar başarılı kılan unsurlardan biri de Marjane'ın bunca şeye tanık olan bir çocuk, sonrasında da ergen olması. Ayrıca bir kadın olması beni kendisine daha yakın hissettirmiyor değil. Yaşananları böyle bir karakterin gözünden görmek sizi de hikayeye dahil ediyor adeta.

Filme göre daha ayrıntılı ve daha başarılı bulduğum çizgi romanda filmde yer alan birkaç başarılı sahne yoktu. Ayrıca hüzünlü ama umut dolu bir sonu vardı... Okumaktan keyif alacağınız, eşsiz bir eser. Kesinlikle etkileyici...