31 Aralık 2016 Cumartesi

2016 Üzerine Part 2


Şu kısa dileklerle 2015'i uğurlayıp 2016'ya merhaba demişim. Şimdi sonunda bu yılı bitiriyoruz diyerek uğurluyorum 2016'yı. 2016 son dakikada son şokunu yaşatmaz umarım. Çünkü eminim bir çoğumuz bu yılı iyi hatırlamayacağız. Olan olayları yıla bağlayıp lanetli yıl demek bana saçma geliyordu ama bu yıl o kadar çok şey oldu ki 2016, lanetli yıl lakabını kesinlikle hak etti.

Yılın benim için ilk bombası David Bowie'nin ölüm haberiydi. İnanmamıştım, inanmak istememiştim. Neredeyse bir yıl olmuş Bowie gideli, ama ben hala kabul etmek istemiyorum. Bu şekilde başlayan yıldız kayması zinciri bu yazıyı yazdığım tarihte -28 Aralık- Carrie Fisher'ın ölümüyle sonlandı. Onlarca değerli insan aramızdan ayrıldı, o kadar çoklar ki hangi birini saysam bilemiyorum. Umarım hepsi şu an buradan çok daha güzel olan bir yerdedir. Asla unutulmayacakları kesin.

Sadece sanatçılar gitmedi tabii ki... Sayısız can, umut, hayal de yok oldu. Bu yılı hem Türkiye hem de dünya üzerinden tanımlamam gerekirse söyleyebileceğim tek kelime kaos kesinlikle. 2016 yılında olan olayları yazmaya başlasam tek gün yetmez herhalde? Patlamalar, suikastler, çatışmalar, yangınlar, korkunç söylemler, ölümler, darbe girişimi... Bunların hepsini bir yıla nasıl sığdırmışız inanamıyorum. En üzücü olan gerçekse dünya korkunç bir yer ve 2016 bittiğinde de bu konuda bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yok.

Kişisel olarak ele aldığım zaman bu yılı mutlu bitirdiğimi söyleyebilirim. Aralık ayı benim için zor bir dönem oldu, bu aralar her şeyi kafama taktığımdan zihnim hiç boş kalmadı. Ama bir yandan baktığımda bu yıl çok şey kazandım. Çok şey öğrendim, çok şey yaptım ve bir yılı daha öyle ya da böyle geçirmiş oldum. 2016'dan beklentim "2015'ten çok daha fazla okuduğum, izlediğim, gezdiğim, öğrendiğim bir yıl olması" idi. Aynen öyle de oldu ve ben bu açıdan çok mutluyum. Benim için yılın en güzel hadisesi son dakikada Patti Smith konserine gitmem oldu. Hayatım boyunca asla unutamayacağım çok değerli dakikalar geçirdim, üzerinden kaç ay geçmesine rağmen hatırladıkça keyfim yerine geliyor. Ayrıca kendisinin imza gününe gidemesem de imzalı M Treni kitabını da aldım.

Eğer girebilirsek, 2017 yılına girdiğimiz an bir anda her şey düzelmeyecek tabii. Ama yine de her zamanki gibi umutluyum, kendimce hedeflerim ve beklentilerim var. Dilerim huzurlu bir yıla merhaba diyoruzdur. Dilerim insanlığın umudu vardır, bir şeyler değişir ve bizler de bunun farkına varırız. Herkese sağlıklı ve mutlu yıllar!

29 Aralık 2016 Perşembe

2016'da İzlediğim Filmler


Merhaba,
Bu yıl film izlemeye epey ağırlık verdim. Nitekim sonuç da beklediğim gibi epey film izlediğim yönünde oldu. Bu listeye göre kısa filmler dahil toplam 121 film izlemişim. Kısa filmleri çıkarttığımda da 102 film ediyor.

1) Iron Man (2008)
2) The Incredible Hulk (2008)
3) Iron Man 2 (2010)
4) Kardeşim Benim (2016)
5) Thor (2011)
6) Captain America: The First Avenger (2011)
7) The Avengers (2012)
8) Iron Man 3 (2013)
9) Thor: The Dark World (2013)
10) Captain America: The Winter Soldier (2014)
11) Amy (2015)
12) The Revenant (2015)
13) Deadpool (2016)
14) Breakfast at Tiffany's (1961)
15) Mustang (2015)
16) Batman (1989)
17) Batman Returns (1992)
18) Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)
19) Batman Forever (1995)
20) Batman & Robin (1997)
21) Batman Begins (2005)
22) The Dark Knight (2008)
23) The Dark Knight Rises (2012)
24) Guardians of the Galaxy (2014)
25) Avengers: Age of Ultron (2015)
26) Ant-Man (2015)
27) Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)
28) Captain America: Civil War (2016)
29) Snow White and the Seven Dwarfs (1937)
30) The Age of Adaline (2015)
31) The Devil Wears Prada (2006)
32) Alice in Wonderland (2010)
33) Alice Through the Looking Glass (2016)
34) Man of Steel (2013)
35) Pinocchio (1940)
36) L'Arrivée d'un train en gare de La Ciotat (1896)
37) Le Voyage dans la Lune (1902)
38) The Birth of a Nation (1915)
39) Les Vampires (1915)
40) Intolerance: Love's Struggle Throughout the Ages (1916)
41) Das Cabinet des Dr. Caligari (1920)
42) Me Before You (2016)
43) Broken Blossoms or The Yellow Man and the Girl (1919)
44) True Heart Susie (1919)
45) L'homme à la tête en caoutchouc (1901)
46) Körkarlen (1921)
47) The Kid (1921)
48) Nosferatu, eine Symphonie des Grauens (1922)
49) We're the Millers (2013)
50) Nanook of the North (1922)
51) Dr. Mabuse, der Spieler (1922)
52) Häxan (1922)
53) Our Hospitality (1923)
54) El Mariachi (1992)
55) Desperado (1995)
56) Once Upon a Time in Mexico (2003)
57) Sherlock Jr. (1924)
58) The Huntsman: Winter's War (2016)
59) Requiem for a Dream (2000)
60) Cinderella (2015)
61) Der Letzte Mann (1924)
62) The Godfather (1972)
63) Shrek (2001)
64) Shrek 2 (2004)
65) Shrek the Third (2007)
66) Shrek Forever After (2010)
67) Finding Dory (2016)
68) Tangled (2010)
69) Bronenosets Potemkin (1925)
70) The Gold Rush (1925)
71) Batman: The Killing Joke (2016)
72) Sunset Boulevard (1950)
73) Seven Chances (1925)
74) La Sortie de l'Usine Lumière à Lyon (1895)
75) Beauty and the Beast (1991)
76) The Phantom of the Opera (1925)
77) Inception (2010)
78) Dumbo (1941)
79) The General (1926)
80) Dancer in the Dark (2000)
81) What Ever Happened to Baby Jane? (1962)
82) The Phantom of the Opera (2004)
83) Doodlebug (1997)
84) Bambi (1942)
85) La lune à un mètre (1898)
86) Une nuit terrible (1896)
87) Un homme de têtes (1898)
88) Die Abenteuer des Prinzen Achmed (1926)
89) Humorous Phases of Funny Faces (1906)
90) Le locataire diabolique (1909)
91) The Skeleton Dance (1929)
92) Les quatre cents farces du diable (1906)
93) Cinderella (1950)
94) The Godfather: Part II (1974)
95) Un chien andalou (1929)
96) Sunrise: A Song of Two Humans (1927)
97) Metropolis (1927)
98) Alice in Wonderland (1951)
99) La passion de Jeanne d'Arc (1928)
100) Pafekuto buru (1997)
101) Sen to Chihiro no kamikakushi (2001)
102) Fantastic Beasts and Where to Find Them (2016)
103) Danse serpentine (1896)
104) Suicide Squad (2016)
105) The Execution of Mary, Queen of Scots (1895)
106) The Launch of H.M.S. Albion (1898)
107) The Kiss in the Tunnel (1899)
108) Annabelle Serpentine Dance (1895)
109) Cendrillon (1899)
110) Doctor Strange (2016)
111) Fargo (1996)
112) Spotlight (2015)
113) Lady and the Tramp (1955)
114) Die Büchse der Pandora (1929)
115) The Godfather: Part III (1990)
116) Sleeping Beauty (1959)
117) Steamboat Bill, Jr. (1928)
118) Mad Max (1979)
119) The King's Speech (2010)
120) Hugo (2011)
121) Peter Pan (1953)

27 Aralık 2016 Salı

Carrie...


Çok değerli sanatçıların üst üste ölümleriyle sarsıldığımız bu yıl şimdi de ikonik ve çok değerli bir başka isim olan Carrie Fisher'ı kaybettik. Bir yıldız daha kaydı. Çok, çok üzgünüm. Ne diyeceğimi bilemiyorum...

Huzur içinde yat Carrie, Güç seninle olsun.

7 Aralık 2016 Çarşamba

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama


Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu


YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.

haydar-colakoglu-teb-genel-mudur




Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye


Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanısıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

1 Aralık 2016 Perşembe

Spotlight (2015)

Yönetmen: Tom McCarthy
Senaryo: Josh Singer, Tom McCarthy
Oyuncular: Mark Ruffalo, Michael Keaton, Rachel McAdams, Liev Schreiber, John Slattery, Stanley Tucci, Elena Wohl
Süresi: 2 saat 8 dakika
IMDb puanı: 8,1
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Academy Ödülleri'nin En İyi Film ve En İyi Özgün Senaryo alanlarında kazananı bu yıl Spotlight olmuştu. İzlemek için biraz geç kalmış olsam da geçen hafta boş bir zamanımda filmi izledim.

The Boston Globe gazetesinde işe yeni başlayan editör Marty Baron (Liev Schreiber) gazetede papaz John Geoghan ve Boston Başpiskoposu Cardinal Bernard Law hakkında küçük bir yazı okur ve gazetenin içindeki Spotlight takımının bu hikayenin üstüne düşmesini ister. Olaylar takip edildikçe kilise papazlarının çocuklara yönelik cinsel tacizleri ve daha üst makamdakilerin de bunu örtbas ettiği ortaya çıkar. Filmin gazeteciler üzerinden ele aldığı konusu bu. Zaten yaşanmış bir olay çok gerçekçi bir şekilde ele alınıyor. Oyuncuların çok büyük, alkışlanası bir performansları yok ama bu da filmi başarılı kılıyor, çünkü zaten senaryoya ve filmin işleyişine uygun olan da bu. 

Pedofili günümüzün en büyük ve en korkunç sorunlarından birisi. Benim bahsederken bile istemsizce sinirlendiğim, bir türlü anlamlandıramadığım bir şey. Yakın zamanda da korkunç örneklerine şahit olduk, örneğin geçtiğimiz günlerde Norveç'te 51 kişinin tutuklandığı bir pedofili skandalı ortaya çıktı. Nedense dünyada büyük bir yankı uyandıramadı bu olay. Ülkemizde de korkunç örneklerine şahit olduk, hatta tıpkı bu filmdeki gibi dini kullanarak iğrenç faaliyetlerini sürdüren insanlar olduğunu öğrendik. Spotlight takımı da filmde geçen papazların skandalını ortaya çıkarırken seyirciye çok büyük şeyler gösterdi aslında; mesela bu olayların nasıl kolayca örtbas edildiğini, örtbas eden kişilerin suçu işleyen kişileri nasıl hala kurumlarında tuttuklarını ve cinsel istismara maruz kalmış çocukların genel olarak nasıl çocuklar olduğunu... Üstüne basarak söylemeliyim ki filmin esas ele aldığı nokta bu papazların kurbanlarının psikolojileri değil, gazeteciler. Ben de ekranda tam da olması gerektiği şekilde işini yapan gazetecileri gördüm. Çok başarılı ve sürükleyici bir kurguya sahip olan bu filmi izlemeyi bitirdiğimde de bir süre oturup düşündüm açıkçası. Filmin benim üzerimde bıraktığı en büyük etki de bu olsa gerek.

Seçilen konu çok önemli ve bir o kadar da hassas bir konuydu, bunu seyirciyi kendine çeken ve akıcı bir senaryo ile oyuncuların doğal performansları da destekleyince ortaya dört dörtlük bir iş çıkmış. İzlemediyseniz pişman olmayacağınızı düşündüğüm iki saatinizi bu filme ayırmanızı kesinlikle tavsiye ediyorum.

30 Kasım 2016 Çarşamba

Fantastic Beasts and Where to Find Them? (2016)

Yönetmen: David Yates
Senaryo: J. K. Rowling
Oyuncular: Eddie Redmayne, Katherine Waterston, Dan Fogler, Alison Sudol, Ezra Miller, Collin Farrell, Samantha Morton, Faith Wood-Blagrove, Carmen Ejogo, Johnny Depp, Zoë Kravitz
Süresi: 2 saat 13 dakika
IMDb puanı: 7,9
Ülke: İngiltere

Yazım tamamen spoiler ve Harry Potter evreninin yeni bir filminin çıkmış olmasının bende uyandırdığı büyük heyecanı içeriyor. Lütfen bunları bilerek okuyun :)

Öncelikle pek çok kişi gibi ben de Harry Potter benim için ne ifade ediyor kısaca bahsedeceğim. Harry Potter kitaplarının ana hedef kitlesi benim neslim değildi ancak zamanla biz de hedef kitlesine girdik. Kitapları kaç defa okuduğumu ve filmlerini kaç defa izlediğimi sayamam herhalde. 2011'de son filmin de yayınlanmasıyla biten hikayeyi unutabilmemiz elbette söz konusu değildi. Artık kültleşmiş bu seriden bildiğimiz Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerelerde Bulunurlar? kitabı da aslında Hogwarts'da okutulan bir ders kitabıydı ve doğal olarak kitapta gelişen bir olay örgüsü yoktu, bu yüzden bu filmin nasıl olacağı büyük merak konusu oldu. Üstüne üstlük senaryosunu bizzat J. K. Rowling'in yazması, olayların Harry Potter'ın döneminin çok öncesinde olması, açıklanan oyuncu kadrosu, yıllar sonra ilk defa Harry Potter serisiyle alakalı bir filmi beyaz perdede görecek olmamız... Bir yerde okuduğum gibi, Harry Potter evreni yeniden doğuyordu. Durum böyle olunca heyecanlanmamak elde değil elbette. Sonunda blogumda tam olarak Harry Potter ile ilgili olmasa da o dünyadan bir şeyler paylaşabildiğim için de ayrı olarak mutluyum.

Film Harry Potter hayranlarını mest edecek bir şekilde başladı: fonda Hedwig's Theme ile görünen Warner Bros logosu ile. Senaryosu zaten yaratıcısı olan Rowling'in elinden olunca film alışkın olduğumuz bir biçimde ilerledi. Alışkın olmadığımız tek şey filmin Amerika'da geçiyor olması ve doğal olarak İngiliz havasının pek olmaması. Olaylar Mugglelar ve büyücülerin problemli bir döneminde geçiyor, bu da filmde gayet başarılı işlenmiş. Ancak gelgelelim özellikle ilk yarı yavaş ve durgun geçti. Olaylar genel olarak ikinci yarıda gerçekleşti. Harry Potter hayranlarına tebessüm ettirecek güzel detaylarla doluydu ancak senaryosu kesinlikle ortalamaydı ve her şey tam da beklendiği şekilde gerçekleşti.

Newt karakterini canlandıran Eddie Redmayne karakteriyle çok uyumluydu, doğru bir seçim olduğunu düşünüyorum. Eski Seherbaz Tina da filmin ana karakterlerinden biriydi ancak Katherine Waterston karakteriyle tam bütünleşememiş gibi hissettim, olmamıştı. Aynı şekilde aslında çok, çok, çok sevdiğim Ezra Miller'ı da Credence olarak beğenemedim. Filmin bonus ve Muggle karakteri olan Kowalski (Dan Fogler) başvurulabilecek en klişe yöntemlerle seyirciyi güldürmek için konmuş, gereksiz bir karakter diye düşünüyorum. Benim izlediğim salondaki seyirciyi -ben ve birlikte izlediğim arkadaşlarım hariç- güldürdü gerçi. Filmin asıl konusu olan canavarlara gelirsek... Hepsine bayıldım! Özellikle Burnuk mükemmeldi :)

Şimdiden beş film onayı alan yeni serinin başlangıç filmi olarak düşündüğünüzde film olmuş derim. Ama ben asıl sıradaki filmleri merak ediyorum. Örneğin bu filmde daha önce duymadığımız (ya da duyduysak ben hatırlamıyorum) bir karakterden bahsediliyor: Leta Lestrange. Bu soyisim seride epey önem arz ettiğinden karakterin tam olarak kim olduğunu bir an önce öğrenmek istiyorum. Ama sıradaki filme kadar beklemek gerekiyor tabii. Bir de Graves/Grindelwald var ama şimdilik ondan bahsetmeyeceğim. Zaten onun için de sıradaki filmleri beklememiz ve şimdilik Harry Potter'dan bildiklerimizle yetinmemiz gerekiyor. Kendisini Johnny Depp'in oynadığını zaten filmi izlediğimizde bilmiyorsak bile öğrenmiş olduk.

Yukarıda anlattığım her şeyi son paragrafta toparlıyorum: film güzeldi. Kesinlikle kötü olduğunu düşünmüyorum. Ama beklentilerimin çok altındaydı ve bu da filmi gözümde ortalama bir vizyon filmine dönüştürdü. Yavaş ve basit bir şekilde ilerledi ancak ince ve güzel detaylarla da gülümsetti. Filmin geçtiği dönem olan 20'li yıllar ekrana çok güzel yansıdı, filmin en büyük artılarından biri de buydu. Harry Potter'a özel ilgi duymayan kişileri kendine çekebilme konusunda çok başarılı olduğunu düşünüyorum çünkü film evrene aşina olmasanız bile izleyebileceğiniz bir şekilde yapılmış.

Sıradaki filmler için beklentilerim 10 kat daha yüksek, umuyorum ki hayal kırıklığına da uğramayacağım :)

29 Kasım 2016 Salı

Üçüncü Yıl

Merhaba! :)

Nasılsınız? Ben herhalde bir aydır buralarda yoktum. En son yazı yazdıktan sonra bilgisayarımın bozulması ve sınavlarım üst üste geldi, sonra da ben buraya yazmaya başlayalı üç yıl olduğunu fark ettim ve dönüşümün tam da blogumun kurulduğu tarihte olmasını istedim. Üç yıl önce 29 Kasım'da "Merhaba!" diyerek katılmışım buraya. Kitap Kuşu adından da anlaşılacağı üzere asıl amaç kitap yorumlamaktı ama öyle gitmedi, şu an daha çok izlediğim filmler hakkında düşüncelerimi sizlerle paylaşıyorum. Düşünüldüğünde üç yıl uzun bir zaman dilimi kesinlikle değil, ama bu üç yılın bana olan katkısı o kadar çok ki burada yazabildiğim kadarını yazmak istedim.

Burada yazdıkça başka blogları keşfettim, yepyeni insanlar ve çok daha önemlisi yepyeni fikirler tanıdım. Sayısız şey öğrendim; mesela aklıma gelen ilk isim olan Zihin'in listelerinden kim bilir kaç tane şu anda sürekli dinlediğim şarkıyla tanışmışımdır. Sadece sanat dalları konusunda da değil, pek çok ilgi çekici konuda farklı fikirleri, bilgi birikimini okuduktan sonra bunları yazan kişiyle konuşma imkanınız da oluyor yorumlar aracılığıyla. Yine aynı bölümde sizin gibi yorum yapan başka kişiler de ilginizi çekiyor, onlara da göz atıyorsunuz bazen. İşte bu döngünün bana olan katkılarını nasıl anlatabileceğimi bilemiyorum. Bir şekilde okuduğum, yorum yaptığım ve cevap aldığım; ya da bana yorum yapan ve cevap verdiğim yüzlerce bloggera teşekkür etmem gerekir herhalde. Çünkü burası kendi kendime konuştuğum bir yer olsaydı bu kadar keyif alacağımı hiç sanmıyorum.

Blogumun yazılarını eskiden yeniye biraz inceleyerek kimlik arayışının bizzat örneğini görebilirsiniz. Dönem dönem zevklerim radikal biçimde değişmiş. Bazı şeyler kalmış tabii, onlar da sanırım beni ben kılacak şeyler olacak. Dönüp baktığımda gülüyorum eskiden yazdığım şeylere, ama ileride bunları okuyup gülmeyeceğimin garantisini veremediğim için çok bir şey diyemiyorum.

Evet, teşekkürlerim edildiğine ve fikirlerim de söylendiğine göre bu aralar neler oluyor biraz bahsetmek istiyorum. Güzel bir kasım ayı geçirdim. Sınavlarım başladı ve bitti, o yüzden ne ara ayın yarısına geldiğimi anlayamadım. Çıktığı gibi Fantastic Beasts and Where to Find Them'i izledim, hatta yorumladım da ama birkaç gün sonra yayınlayacağım. Onun dışında yine film izleme konusunda sıkıntısız bir ay geçirdiğimi söylemeliyim. En güzeliyse sizlere neredeyse bir yıldır anlatıp durduğum kitap okuyamama hastalığı/üşengeçliği ne denirse artık sanırım son buldu :) Belki çok uzun zaman sonra ilk defa kitap yorumladığım görülebilir hatta :)) Ben hem bunlar hem de ay boyunca yaşadığım şeyler açısından güzel olmasına güzel bir kasım ayı geçirmiş olsam da dünyanın gündemi çok yoğun. İnanın her gün "Bu kadarı da olamaz herhalde." diyorum, ve bu kadarı da oluyor! Haber başlıklarını okudukça sinirden gülüyorum bazen. Her gün skandal niteliğinde olaylar yaşanıyor, demeçler veriliyor, önergeler veriliyor! ve bir birey olarak yapabileceğim bir şey yok, gerçekten çok acı.

Kendinize çok iyi bakın, olabildiğiniz kadar mutlu olun :) Dilerim geçen daha nice yılları burada paylaşacağım günler gelir.

Alakasız olacak ama yazımı bir şarkıyla kapatayım istedim. Bu aralar en çok Amy'yi dinliyorum. Genelde tercihim Back to Black albümünden yana oluyor ama bu videosunda ne kadar güzel göründüğüne bakın. Ne kadar canlı, mutlu görünüyor. Keşke hep böyle kalabilseydi.

25 Ekim 2016 Salı

Friends

Bugün eski bir arkadaşımdan haber aldım. Bundan çok değil, bir yıl önce benim için önemli sayılacak bir insandı bu arkadaşım, çünkü çok küçük yaşlarımdan beri birlikteydik. Her ne kadar yakın olsak da, ortak arkadaşlarımız olsa da kendisiyle yaşadığım bazı sorunlardan dolayı ondan nefret eder oldum. Ne yalan söyleyeyim, ismini duyduğum anda çenemi kapalı tutamıyorum, öyle dolmuşum kendisine. Her neyse, haber aldıktan sonra yine bir nefret evresi geçirip sonrasında kendisine üzüldüm. Ama dürüst olmak gerekirse ona olanlardan ziyade eskiden ne kadar yakın olduğumuzu hatırlayarak buna üzüldüm. Hayatımda böyle insanlar var, bir dönem karşılıklı olarak çok şey paylaştığım ve sonrasında yaşananları takiben veya artık daha fazla paylaşacak şeyimiz olmadığını hissettiğimde iletişimi kopardığım. Özellikle bu sene hayatımdan çok fazla insan çıktı/ben çıkarttım. Garip olan şu ki: elimde olsa daha da fazlasını çıkaracağımı fark ettim. Yani evet, elbette ki arkadaşlarımız, dostlarımız hayatımızda çok büyük yere sahip. Hele ki gençseniz genelde ailenizi gördüğünüz kadar onları da gördüğünüz için hayatınızdaki çok büyük yere sahip kişiler oluyor arkadaşlarınız. Benim için tamamen böyle diyebilirim. Ama insan kendisiyle beraber karşısındakini de tanıdıkça bazen tüm paylaşımlara rağmen arkadaşlığını devam ettiremiyor. Şu anda en samimi olduğum arkadaşlarımla iki sene önce samimiyeti geçtim, iletişim kuracağımı dahi düşünmezdim.  Ama her nasıl olduysa şu anda durum böyle olmuş, hatta iyi ki böyle olmuş. Yine de yaşınız kaç olursa olsun dönüp baktığınız zaman hayatınızdan onlarca insanın geçtiğini görmek insana garip geliyor. Öncesinde çok sevdiğiniz bir insanı aslında tam olarak tanımamış olduğunuzu fark edip eskisi kadar görüşmemeye başlayınca da yepyeni insanlarla tanışıp -bazen de tanışıklığınız olan ama aslında tanımadığınız insanları tanıyıp- yeni bir etkileşime giriyorsunuz. Yazıma ilham veren eski arkadaşımı artık sevmediğimi zaten söyledim, şu anda suratını görmeye tahammülüm de yok ancak bir zamanlar yakın olduğunuzu hatırlamak beni düşündürüyor işte. En azından ben öyle hissediyorum. Bilemiyorum, belki de yazdıklarım çok saçma ve anlamsız şeylerdir, ama bugün bunları ve insanın isteklerinin ne kadar değişebileceğini düşündüm kendimce. Asıl önemli olan daima hayatınızda yer edebilmiş insanlar olsa gerek. Neyse, anlatıp rahatladım resmen. Geçen sene bu zamanlarda, o zamana göre geçen sene ne kadar değişmiş olduğumu yazmışım. Her yıl bu aralarda bu tarz konuları düşünmeyi gelenek yapacağım sanırım.

Arkadaşlar üzerine o kadar yazdıktan sonra aklıma Friends dizisi geldi tabii. Yayınlanalı 22 sene olmasına rağmen hala kendisini izlettirebilmesi ne kadar özel olduğunu gösteriyor. (Diziyi bitirdiğim zaman burada yorumlamıştım, okumak isterseniz tıklayın.) Zaman zaman absürtleşse de bitene kadar bu altı arkadaşın hikayesini izlemek bana çok keyif vermişti. Koskoca 10 sezondan sonra diziyi ve karakterleri samimi bulmamak zaten biraz düşük bir ihtimal sanki :)

24 Ekim 2016 Pazartesi

Black Mirror (3. Sezon)

Nosedive
İki yıl sonra Black Mirror ekranlara artık bir Netflix dizisi olarak döndü. Ben de yaklaşık bir ay önce diziyi izlemiş ve yorumlarımı da burada sizlerle paylaşmıştım. Şimdi de bu altı bölümü burada kendimce yorumlayacağım. Yazının devamı diziye dair spoiler niteliğinde detaylar taşıyor, izlemediyseniz okumayın derim.

İlk bölüm yani Nosedive, bizlere hiç uzak olmayan bir hikayeyi konu alıyor. İnsanlar akıllı telefonları aracılığıyla birbirlerine 5 üzerinden puan veriyor. Bu puanlama fotoğraflara ya da bizzat kişiye olabiliyor. 4,5 puanın üstünde olan kişiler de hayatın daha önemli "kullanıcıları" oluyor. İnsanın aklına günümüz sosyal medyasının gelmemesi imkansız tabii ki. Sosyal medya, hayatımızı muhteşem göstermek için ideal yüzlerce platformdan oluşuyor. Her akşam yemeğinizi lüks bir mekanda yemiyor olsanız da, Instagram oraya gittiğiniz bir akşam bunu çevrenizdekilere göstermek ve statü atlamanızı sağlamak (!) için var zaten, değil mi? İşte bunu, hayatını mükemmel gösterme çabasını seçilebilecek en doğru oyuncularla diğer bölümlere göre daha az sarsıcı ama güzel bir biçimde bizlere sundu Black Mirror. Davranışlardan puan alındığı ve puan ortalaması hayat statüsünü yansıttığı için insanların ne kadar samimiyetten uzak olabileceğini de görmüş olduk. Ama dediğim gibi, bu bize hiç uzak bir konu değil. Her gün görebileceğiniz şeyler aslında bunlar. Bu arada bölümün yönetmeni Joe Wright, eklemeden olmaz.

Playtest
İkinci bölüm Playtest'in ne anlattığı bir süre anlaşılmasa da sezonun etkileyici bölümlerinden biriydi. Paranoya, psikoloji vs. konular artan sanal gerçeklik üzerinden Black Mirror'a has bir rahatsız edicilikle anlatılıyor. Bölümün Inception başta olmak üzere başka filmleri hatırlatacak bir senaryoya sahip olması genel olarak seyircilerin hoşuna gitmemiş ancak ben böyle düşünmedim. Çok derinlemesine ve özgün olmasa da güzel bir yorum getirilmiş, sonlara doğru temposu inanılmaz artmış ve finalini de çok sarsıcı bir şekilde yapmış bir bölüm olduğunu düşünüyorum.

Shut Up and Dance
En çok bu bölümü yazarken tereddüt ediyorum, çünkü hâlâ etkisinden çıkamadım. Bu bölümde, Kenny isimli, 19-20 yaşlarında, kendi hâlinde görünen genç bir erkeğin başına gelenleri izliyoruz. Bir gün bilgisayarının kamerasından bazı görüntüleri kendisine e-posta olarak gönderiliyor ve kimliği belirsiz kişilerin talimatlarına uymak zorunda kalıyor. Bu esnada da kendisine şantaj yapan aynı kişilerin başka kişilere de benzer yöntemlerle şantaj yaptığını izliyoruz. Ama sonunda bölüm boyunca acıdığımız, "Neden böyle yapıyorlar?" diye düşündüğümüz kişinin pedofil olduğunu öğreniyoruz! Ahlaki açıdan seyirci 2. sezonda White Bear bölümünde yaşadığına benzer bir şok yaşıyor. Sonlara doğru Exit Music eşliğinde, dizideki ince detayları da hatırlayarak kendimi gerçekten çok kötü hissettim doğrusu. Başroldeki Alex Lawther takdire şayan bir performans sergilemiş.

San Junipero
San Junipero hiç şaşırtıcı olmayarak en konuşulan bölüm olmayı başardı. Ben bu bölümdeki "dünyadaki cennet" fikrine bayılmış olsam da bölümden çok etkilendiğimi söyleyemem. Zaten uzun bir süre seksenli yıllardaki gayet sıradan bir hikayeyi izledik, işin bilim kurgu yanı sonradan ortaya çıktı. Bugün Onedio'da bu bölüm için "incelikle işlenen LGBT temsili" yorumunu gördüm, ama bana kalırsa ince işlenen bir yanı yok. Bu yüzden bölümdeki bilim kurgu fikirlerini çok beğendiğimi ancak bölümün bu aralar en çok işlenen konulardan birine sıradan bir yorum getirdiği fikrindeyim. Ama asla hakkını yemiyorum; seksenler de, doksanlar da, iki binler de sinematografik olarak baktığınızda kusursuz olmuştu.

Men Against Fire
Çok güzel bir distopik hikaye anlatılıyor dizinin beşinci bölümünde. Askerlerin merhamet duyguları olmasın diye kendilerine takılan bir çiple aslında çaresiz durumda olan insanların kötü olarak gösterilmesi sağlanıyor. Başkarakterimiz de, kendi çipindeki bir problem yüzünden bu insanları normal görüyor. Olanlar seyirciyi çok şaşırtmasa da bu bölümün dizinin eski bölümlerine en yakın bölümlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Hated in the Nation
Bana kalırsa sezonun en iyi bölümü 1 buçuk saatlik final bölümüydü. Bu bölüm, yine hiç yabancı olmadığımız, hatta her gün yenisiyle karşı karşıya kaldığımız sosyal medyada linç olayını konu alıyor. Olaylar, bal arılarının soyu tükendiği için insanların onların bir kopyasını ürettiği bir gelecekte geçiyor. Bu sisteme bir şekilde giren biri her gün Twitter'da #DeathTo etiketiyle en çok ismi yazılmış kişinin ölmesini sağlıyor. Biz de bu durumu çözmeye çalışan dedektiflerin gözünden hikayeyi izliyoruz.

Linç kültürüne hepimiz bir şekilde aşinayız. Belki bazen bizler de katılıyoruz. Ama bir kişinin ölüm fermanını sosyal medyanın gücü ile verebileceğimizi düşünmek çok korkunç bir fikir. Bölümün bu konuyu bir film tadında ele almasını takdir ettim. Ucu açık bir şekilde sona ermesi ise en sinir bozucu yanıydı bölümün. 

2017'de geri dönene kadar şimdilik Black Mirror'dan bu kadar. Dizi 1. ve 2. sezonlarındaki sürekli rahatsız eden atmosferini kaybetmiş olsa da sürükleyiciliğini kaybetmemiş. Ben bu sezonu çok beğendim, bir kez daha kara aynadan bizlere bakmış oldum. Bu sezonda müzik kullanımı aşmış seviyedeydi, bunun yanına izleyicisini kendine hayran bırakan çekimler eklenince tadından yenmez olmuş. Netflix'e geçtiği için olan kaygılarımı boşa çıkarttı. Yine de siz eski bölümlerde olan o İngiliz dizisi atmosferini beklemeyin derim. Çünkü doğal olarak artık o yok :)

9 Ekim 2016 Pazar

Stranger Things (2016)

Yaratıcılar: Matt Duffer & Ross Duffer
Türü: Drama, korku, bilim kurgu, macera
Bölüm süresi: 55 dakika
Bölüm sayısı: 8
IMDb puanı: 9,0
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Yılın en çok ses getiren yapımlarından biri şüphesiz ki temmuz ayında Netflix'te yayınlanan Stranger Things oldu. Netflix tüm sezonu tek günde yayınlıyor olmasına rağmen dizi popülaritesinden hiçbir şey kaybetmedi. Konusunu 1983 yılında bir akşam masa oyunu oynadıktan sonra kaybolan bir çocuğu ailesinin, arkadaşlarının ve polislerin onu aramasından ve bu esnada karşılaştıkları esrarengiz olaylardan alıyor.

Gizem dolu macera hikayeleri alışık olmadığımız konular değil, ki zaten dizi de kendisini seksenlerin doğaüstü klasiklerine bir aşk mektubu olarak tanımlıyor. Ama Stranger Things; günümüzün imkanlarıyla, çok başarılı oyunculuklarla, ince düşünülmüş detaylarla ve karşı koyamadığımız gizemli öyküsüyle kendini seyircisine bir çırpıda izlettiriyor. Tahmin ediyorum ki, özellikle 80'li yıllarda çocuk olmuş izleyicilerine şölen yaşatmıştır. Yaratmış olduğu konsepti eksiksiz uygulamış olması dizinin popülaritesinin en büyük sebeplerinden biri. Hedef izleyici kitlesine istediğini tamamen veriyor. Kendinizi gerçekten orada ve 80'lerde hissediyorsunuz.

Oyunculardan bahsetmemek haksızlık olur. Çocuk oyuncular, özellikle Eleven'ı canlandıran Millie Bobby Brown zaten şimdiden çok seviliyor ve başarılı bulunuyor. Küçücük yaşlarına rağmen hiç sırıtmadılar, çok iyiydiler hepsi. Yer yer Millie Bobby'yi Natalie Portman'ın küçüklüğüne benzettim. Çocukların hepsi çok tatlı ve yetenekli, benim izlemekten en keyif aldığım sahneler de çocuklara ait. Ama Winona Ryder ve David Harbour'un da eleştirilecek yanları yok diyebilirim. Kendileri de çok iyi, Winona'nın çocuğu kaybolmuş anneyi yansıtışı tam da olması gerektiği gibi. Ama abla ve abi rollerindeki Nancy ve Jonathan'ı sevemedim; hele ki Nancy'nin yakın arkadaşı olan kız ne kadar bir ikona dönüşmüş olsa da sinir bozucu bir karakterdi bence. Bu karakterlerin oyuncuları kesinlikle kötü değiller ama iyi de sayılmazlar.

Dizi ikinci sezon onayını aldı. Her ne kadar ucu açık bırakılmış bir şekilde bitmiş olsa da ben hikayenin kendini tamamladığına inanıyorum. Bu yüzden ikinci sezonu ne kadar bekliyor olsam da biraz tereddütlü yaklaşıyorum. Yine de ikinci sezon, ilk sezonun ne kadar sürükleyici ve başarılı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hâlâ izlemediyseniz pişman olmayacağınız bir sekiz saat geçirmek adına kaçırmayın diyorum. Hele ki 80'lere ilgi duyuyorsanız :)

7 Ekim 2016 Cuma

İmece Meydan Okuma Son Gün


Bir meydan okumayı daha devirdik. Aslında devireli iki gün oldu ama inanın üç gündür hastayım, evde yatıyorum. Bu üç günde bu aralar çıkan bir sürü albümü dinledim, mitolojik ve dini kitaplar okudum, dizi izledim ve düşündüm. Meydan okumanın son konusu da size ilham veren birisi idi, elbette bunu düşünme şansım da oldu. İlk başta hayatını belli amaçlara adamış, bazı kesimlerin sesi olmuş bazı insanları düşündüm, kesinlikle bana ilham veriyorlardı. Sonradan da okuduğum kitaplardaki karakterleri, izlediğim dizilerdeki karakterleri, sanatçıları, oyuncuları, bir sürü kişiyi düşündüm. Aynı şekilde burada takip ettiğim blogların yeni yazılarını okumak bana göz ardı edilemeyecek şekilde ilham veriyor, bunu fark ettim. Ki zaten genel olarak bunun karşılıklı olduğuna inanıyorum. Sonuç: fikir alışverişi yapabildiğim kişiler başta olmak üzere, kurgu ya da gerçek pek çok şeyden/kişiden ilham alıyorum ben. Sürekli daha fazla şey bilmek istediğim için olsa gerek, bana bir şeyler katsın yeter diye düşünüyorum herhalde. O yüzden belli bir kişi söyleyemeyeceğim.

Çok uzatmak istemedim, yazacak şeyim de pek yokmuş zaten. Lady Gaga beni çok şaşırtan bir şarkı çıkarttı dün. Bir dinleyin bence :) Çıkış yaptığı zamandan bildiğimiz imajından çok, çok uzak.


En az bunun kadar keyifli geçen bir başka meydan okumada görüşmek dileğiyle :)

4 Ekim 2016 Salı

İmece Meydan Okuma 9. Gün

Bugün bize birini hatırlatan bir şarkı söylüyoruz. Aslında bir sürü şarkı bana hayatımda bir şekilde yer edinmiş pek çok insanı hatırlatıyor, hatta bazen direkt sanatçılar birisini hatırlatıyor. Ama spesifik olarak bir şarkıyı duyunca bana birisini hatırlattığını söyleyemem. Bir tanesi hariç: Wild World, bana kendimi hatırlatıyor!

Bir ayrılık şarkısı neden bana kendimi hatırlatıyor hemen söyleyeyim. Uzun zaman önce bir ara Skins en sevdiğim diziydi. Ama öyle ki üç lafımdan biri Skins hakkında oluyordu. İnsanlarla tanışınca ilk sorduğum soru "Skins'i izledin mi?" idi. O zamanlar çok sevmişim diziyi ama bu yıl baştan izlemeye çalıştım, inanın daraldım ve izleyemedim. Her neyse, nasılsa diziden çok etkilenmiş ve dizide çalan her şarkıyı dinler olmuştum. Hatta hala bir çoğunu dinliyorum, soundtrack olarak çok başarılıydı. İşte bu şarkılardan biri de Cat Stevens'ın (şu anki adıyla Yusuf İslam) herhalde en büyük hiti olan Wild World idi, şarkıyı da oyuncular söylüyordu. Sayısız kez bu coverını dinledikten sonra yine sayısız kez orijinal versiyonunu dinlemiştim. Orijinal versiyonun yerini de bu sefer şarkının coverları almıştı. 1 yıl kadar sürmüştür bu sürekli Wild World dinleyişlerim, ama hiç de sıkılmamışım. 1 yıl boyunca mutluyken, üzgünken, kızgınken, her türlü ruh halindeyken ilk önce açıp dinlediğim şarkı olduğu için bana kendimi hatırlatması çok doğal herhalde.

Yarın meydan okumamızı bitiriyoruz :( Çok güzel geçti benim için. Her gün "Ne yazsam şimdi?" büyük bir dert olsa da vereceğiniz cevabı düşünmek, başkalarının cevaplarını okumak ve blog yazarlarını biraz daha tanımayı seviyorum. Kendinize iyi bakın < 3

İmece Meydan Okuma 5-8


Bu sefer üşenmekten değil, internet bağlantısı problemlerimden meydan okumada geride kaldım. 5. gün size ilham veren bir şarkı sözü denmiş, biraz düşündürücüydü ama en sonunda aklıma bu geldi.

"So understand,
Don't waste your time always searching for those wasted years.
Face up... make your stand
And realise you're living in the golden years."

Eklenecek bir şey yok bence. Bu sözler yeterli.

6. gün dünyada değiştirmek istediğimiz beş şeyi söylüyoruz ama çoğumuzun pek umudu kalmamış dünyadan :) Ne yalan söyleyeyim, benim de umudum yok. Yine de bir şeyler yazacağım.

Öncelikle ben toplumları değiştirmek isterdim. "Sen öylesin, şuralısın, şu inançtansın vs." demesin kimse. Başkalaşmayalım, hep beraber olalım isterdim. Hepimizin farklı görünmesi, farklı şeyler sevmesi, hayattan beklentilerinin farklı olması güzel bir şey ama birbirimizi ötekileştirmek güzel değil. Ama bunun çok uçuk bir hayal olduğunun ben de farkındayım. İmkansız denilebilir. Olmasa keşke.

Birincisiyle bağlantılı olarak zihniyetleri değiştirmek isterdim. Herkesin hoşgörü sahibi olmasını, birbirini sevmese dahi saygı duymasını isterdim. İçinde bulunduğumuz dünyada imkansız görünen şeylerden biri bu. Benim için acı olan şey bunun tüm imkansızlığına rağmen aslında çok kolay olması.

Üçüncüsü insanlık olarak mahvetmiş olduğumuz sayısız şeyi geri getirebilmek isterdim. Ormanlar, tarihi eserler, canlılar, aklınıza ne gelirse artık. Dünyaya, canlılara, kendi yaptığımız şeylere çok zarar verdik; farkında olsak dahi umarsızca buna devam ediyoruz, bu kökten değişsin isterim.

Dördüncüsü de yukarıdaki maddeyle direkt bağlantılı olarak İstanbul hakkında :) Bana sorarsanız İstanbul çok güzel bir şehir. Sadece etrafta dolanmaktan bile sonsuz keyif aldığım yerler var şehrimde. Ama ne yazık ki bu güzel şehir üçüncü maddede anlattığım şeylere en çok kurban veren şehirlerden. Çarpık kentleşme, ormanları katlederek rezidanslar dikme, tarihe sahip çıkmama, trafik, korkunç bir hızla artan nüfus... Ne ararsanız var. Olmasın. Değişsin bu. Hiç mi imkanı yok?:(

Son olarak kendime dair bir şeyleri değiştirmek isterdim. Yaşadığım semt, görüntüm gibi. O yüzden onlardan bahsetmeye gerek yok.

Aslında daha değiştirecek ne kadar çok şey var, ama hepsi insan kaynaklı olduğu için insan değişmeli işte.

Jacob Moon
7. günün sorusu ise korkmasak denemek isteyeceğimiz şeyler üzerine. Cevabı çok basit: ekstrem spor kategorisine alınabilecek her şey. Çok ürkek biriyim böyle şeylerde, ekstrem sporları geçtim su sporları, hatta su kaydıraklarına karşı bile tedirginim. Ama biraz gözü pek olsam dalmak, atlamak, tırmanmak, kaymak, sörf yapmak ne kadar çeşit spor varsa denerdim. Çok da eğlenirdim herhalde.

Ve sonunda, bugünün konusu bu hafta başımıza gelen en iyi şey. Aslında haftaya daha yeni başladık ve ben bugün belirli olarak çok güzel bir şey yaşamadım. O yüzden geçen haftadan aklıma geleni söylüyorum: lisenin ilk yılındayken 1 ay kadar yazdığım bir günlüğü buldum. Sonra çöpe attım çünkü bir daha görmek istemedim ama bulduğumda ve okuduğumda epey güldüm. İnsanın kendi düşüncelerinin ne kadar değişebildiğini görmesi insanı çok şaşırtıyor. 

Saat 12'yi geçmiş olmasına rağmen meydan okumanın yarınki gününde görüşürüz diyerek kapatmak istiyorum :)

29 Eylül 2016 Perşembe

İmece Meydan Okuma 4. Gün

Meydan okumada 4. güne geldik bile. Bugünün konusu sizi ifade ettiğini düşündüğünüz ay. Zor ama çok da güzel bir soru olmuş.

Benim sevmediğim hiçbir mevsim yok. Dilediğimi yaparak geçirdiğim için yaz mevsimini ne kadar sevsem de -en sevdiğim aylar haziran ve temmuz zaten- çok bunaltıcı sıcaklardan ve sıcaklıkla doğru orantılı kalabalıktan hoşlanamıyorum. Kendimi bir düzene oturttuğum ve nimetlerinden faydalandığım mevsimse sonbahar. Bu yüzden, şimdiden yaz tatiline gün sayıyor olsam da sonbahar en sevdiğim mevsim.

En sevdiğim mevsimin ilk ayı olan eylül ise çok karmaşık bir ay. Ayın başları genelde çok sıcak oluyor. Ama ilk günleri atlattıktan sonra tam sonbahara geçiş zamanı olduğu için havalar garipleşmeye başlıyor. Örneğin kaç gündür hava çok soğuktu, sık sık yağmur yağıyordu ama bugün hava sanki yaz aylarındaymışız gibi sıcak ve açık. Güneş gözlüğü almadığım için pişman oldum hatta. Oysa daha bir-iki gün öncesinde havalar nasıldı. İşte bu karmaşıklık, ne giyeceğini bilememezlik, yeni dönem sebebiyle oluşan stres bana kalırsa beni ifade ediyor. Zaten hiç mi hiç haz etmem eylül ayından. İki ruh halim var: terör estiren ben ve gayet normal, mutlu ben. Tıpkı eylül ayının havaları gibi.

Yazıyı hazırlarken hava güzel olmasına rağmen tam sonbahar moduna girdim, bu esnada da kendime yazarken dinleyecek şarkı aradım. Pek çok sanatçı zamanında bu şarkıyı birbirinden etkileyici şekillerde yorumlamış olsa da ben bunu ayrı şekilde beğendim.

28 Eylül 2016 Çarşamba

İmece Meydan Okuma 3. Gün

Meydan okumanın 3. günü öğrenmek istediğimiz yeteneği soruyor, ama ben bu konuyu ele alan bir yazıyı bir başka meydan okumada yazmışım. Okumak isterseniz burada.

Öyleyse ikinci tercihimi yapıyorum, ancak tam anlamıyla bir yetenek midir tartışılır: dans etmek. Ben çok uzun zaman dans edebildiğimi düşünmedim, tabii bunun bir de nerede dans edebileceğim mevzusu vardı, ama unutamayacağım kadar eğlendiğim bir günde dans edebildiğimi fark ettim. "İstemiyorum, dans edemem ben." modundan çıkmam uzun sürmedi. Sıfırım, çok kötüyüm diye düşünmüyorum kısacası. Ama dans eden profesyonel insanları izlemek benim için bambaşka bir şey. Herkeste aynı etkiyi yaratmaz ancak ben dans eden insanları izlemeye bayılıyorum. Hareketli Latin danslarını ayrı seviyorum, tutku üzerine kurulu dansları ayrı seviyorum, modern dansları ayrı seviyorum... Bana göre iyi dans ediliyorsa tamamen oraya kilitlenmiş oluyorum, estetik olarak üzerimdeki etkilerinden olsa gerek.

 Belki dans edebilmeye yatkın olunabilir ancak üstünde durulmazsa bunun çok da işe yarayacağını sanmıyorum. Kariyeri bu yönde olan insanlar çok erken zamanlarda başlıyorlar ve hayatları da bu yoğun tempo üzerinde ilerliyor. Bu yüzden ben asla ve asla dansçı olmak istemezdim, bana çok ağır gelirdi. Ama hobi olarak bu ilgimi ilerletmeyi gerçekten isterdim, şu an için çok zor görünse de ileride bu konuda kurslar almayı isterim.

Pek çok filmde ikonik dans sahneleri izledik, ama benim aklıma ilk gelen hep bu oluyor.

27 Eylül 2016 Salı

İmece Meydan Okuma (1-2)

Geçtiğimiz günlerde keyifle takip ettiğim Zihnin Arka Sokakları'ndan yeni bir meydan okuma müjdesi aldık. (Sorulara gitmek isterseniz buradan.) Meydan okumalar olunca buralar pek bir güzel oluyor ama uzun süreli olduğunda bizler bir süre sonra yazacak şey bulamıyoruz, bir an önce bitsin istiyoruz. -en azından bana öyle oluyor- Sağ olsunlar 10 günlük bir meydan okuma olmuş ama ben daha ilk günden geri kalmış bulundum. Çünkü ilk konumuz "Sizi mutlu eden bir şarkı." ve ben beni mutlu eden bir şarkı bulamadım :( Kendi kendime nasıl bulamıyorum diye üzülürken şükür bir anda birden fazla şarkı buldum.

Zaten bir komedyen olan Tim Minchin'e bayılıyorum desem yeridir. Kendisini ilk keşfettiğim zamanlarda internette bulduğum her performansını izlediğimi hatırlıyorum. Çünkü şarkıları/şovları bariz belli bir şekilde ince bir zekanın ürünü; kendisiyle, karısıyla, siyasilerle, insanlarla, aklına esen pek çok şeyle çok yaratıcı bir şekilde alay ediyor. Favorim olan Rock and Roll Nerd, kendisini en iyi şekilde anlattığı, çok eğlenceli bir şarkı. Ekran karşısında izlerken günümü gün eden Minchin'i canlı izlemeyi de çok isterdim ama kendisi uzun zamandır Matilda The Musical ile meşgul Facebook'tan gördüğüm kadarıyla. 

Bir de HEYYEYAAEYAAAEYAEYAA olarak bilinen internet fenomeni böyle bir video var, illa ki denk gelmişsinizdir. Eylül 2016 itibarıyla 76 milyon izlenmesi var. Yıllardır her izlediğimde açıp gülüyorum bu videoya. Kim yaptıysa sonsuz teşekkür etmek gerek. Bu versiyonunu orijinal versiyonundan çok daha fazla dinlediğime eminim :)

İkinci günün konusu da "Hayalinizdeki meslek.". Hayalimizdeki sorulduğu için rahat bir şekilde söylüyorum, yönetmen olmak isterdim. Ama en çok istediğim Robert Rodriguez'in özellikle ilk filmlerindeki gibi, katkıda bulunanların listesi geçerken çoğu yerde adımın yazması olurdu sanırım. Robert Rodriguez'in filmlerinin hepsini sevmesem de kendisini yönetmen olarak çok seviyorum. Bütçe sıkıntısı çektiği ilk zamanlarında filmlerindeki pek çok şeyi yaratıcılığını kullanarak kendi yapmış. Bütçeden kısabildiği kadar kısmasına rağmen de ortaya çıkan şey rezalet değil, aksine gayet güzel. Böyle bir yönetmen olup önce büyük bir çıkış yakalamak isterdim; parayı bulduktan sonra da yaratıcılığımı kaybetmeyerek farklı dram filmleri çekmek isterdim. Bomboş günlerimin birinde oturup kafamda kendime senaryo bile hazırladım arkadaşlar :D Yani sadece yönetmenlik değil, senaristlikte de var gözüm. 

Saat 12'yi geçmeden yayınlamak adına daha fazla uzatmıyorum, yarın bu güzel etkinlikte görüşmek üzere. 

25 Eylül 2016 Pazar

Sunset Boulevard (1950) & Eskiler

Buster Keaton, College
22 Haziran 2016 tarihinde buraya şöyle yazmışım:
"Bir arkadaşımla beraber eski filmleri izlemeye karar verdik bu ay ve uzun araştırmalardan sonra çok geniş bir liste hazırladık. Şimdi artık kaç senede gider bilmesem de ben üç tanesini bitirdim, dördüncüsünü izliyorum. İleriki günlerde hazırlamayı düşündüğüm bir yazıda filmlerden ayrıntılı olarak bahsedeceğim."

Ben ayrıntılı bir yazı yazmadım :) Nedenlerine gelirsek, bu eski filmler gerçekten çok eski, 4 ayda 22 filmle 1925 yılına anca geldim. İster istemez arada boşluklar da oluştu. Zihnin Arka Sokakları'nın Günübirlik Film Meydan Okuması'nda sevdiği bir klasik olarak 1950 yapımı Sunset Boulevard filmini söylemesi üzerine dün gece onu izledim. Lumière Biraderler ile başlattığım sessiz film serüvenimde Georges Méliès, D.W. Griffith, Louis Feuillade, Robert WieneVictor Sjöström, Charlie Chaplin, F.W. Murnau, Robert J. Flaherty, Fritz Lang, Benjamin Christensen, Buster Keaton ve S.M. Eisenstein'ı yönetmen olarak tanımış bulundum. Hele ki bazılarının birkaç filmini izlemiş olunca yönetmenin tarzına aşina olmuş oldum, aynı şekilde oyuncular ve en önemlisi dönem insanı hakkında bilgi sahibi olmuş oldum. Beni en çok mutlu eden de buydu zaten; dönem insanı neye gülüyor, neye üzülüyor, ne hissediyor, hissettiklerini nasıl gösteriyor bunu görebilmek. Sessiz sinemanın altın çağını gördükten ve neredeyse 100 yıl sonra filmler hakkında fikir sahibi olduktan sonra bizzat Hollywood'u konu alan Sunset Boulevard filminin beni etkilememesi şaşırtıcı olurdu zaten.

Gloria Swanson, Sunset Boulevard
Hollywood'un içinden Hollywood'dan bir hikayeyi izliyoruz. Başrolde Gloria Swanson var, kendisi Norma Desmond adındaki yıldızı artık sönmüş, 20'lerden bir sessiz film yıldızını canlandırıyor. Diğer bir karakter ise pek de başarı gösterdiği söylenemeyen senaryo yazarı Joe Gillis (William Holden). Filmi izlemeyenlere filmden önemli birkaç bilgi vermiş olacağım için diğer önemli karakterlerden bahsetmeyeceğim.

Filmin öyle hüzünlü, öyle ilginç bir hikayesi var ki; 1 saat 50 dakikamı karakterleri ve replikleri teker teker düşünerek, oyuncu seçimlerine hayran kalarak, oyunculukları ayakta alkışlamak isteyerek geçirdim. -bunda en büyük faktör karakteriyle tamamen bütünleşen sevgili Gloria Swanson tabii ki- Norma Desmond çok ince düşünülmüş bir karakter, çok gerçekçi ve hikayesi içinize işleyen türden. Ama bu değil ki diğer karakterler boş, aksine hepsi inanılmaz. Bir süre önce izlemiş olduğum sessiz filmlerin yıldızlarına göndermeler vardı mesela, en güzeliyse harika bir şekilde bizzat Buster Keaton'ı görmekti. Bunca şeyin yanında kulağa şiir gibi gelen muhteşem diyaloglardan laf arasında bahsetmiş olayım. Filmi Hollywood'un bizzat kendine yaptığı bir eleştiri olarak düşünmek hatalı olmaz diye düşünüyorum.

Uzun lafın kısası çok keyifle izlediğim ve kusur bulmakta epey zorlandığım bir film izlemiş oldum. Eskilerden biraz hoşlanıyorsanız filmi izledikten sonra demek istediklerimi zaten çok iyi anlayacaksınız.

Şimdi de diyaloglara ihtiyaç duyulmadığı, oyuncuların yüzlerinin yettiği o döneme gelmek istiyorum. İzlediğim filmleri tek tek anlatmayacağım, merak etmeyin :) Öyle ya da böyle, sinemada zaman içerisinde belli akımlar baş gösterdi; bu akımların büyük örnekleri bazen zamanında değer görmedi ve sonradan önemi anlaşıldı, bazense hak ettiği değeri gördü. Elbette bu dönemde de bunlar oldu, ama bu yönetmenlerde en çok dikkate değer özellik çoğunun çok yaratıcı insanlar olması. İmkanlarına rağmen ortaya koydukları eserler şok edici. 10'lu yıllara damgasını vuran yönetmenlerden biri filmlerindeki ırkçılığıyla ünlü D.W. Griffith mesela. Kendisinin 4 filmini izledim, ırkçı yaklaşımını doruk noktada hissettirdiği The Birth of a Nation filminde dahi ırkçılık kısmını çıkartırsanız kendisine hayran kaldım. Böylesine ırkçı bir insan olmasa sadece sessiz sinema tarihine değil, direkt sinema tarihine damgasını vurmuş olacaktı diye düşünüyorum kendisi için. Intolerance: Love's Struggle Throughout the Ages ve Broken Blossoms or The Yellow Man and the Girl filmleri favorilerim. Filmlerin çekimleri ve hikayeleri çok başarılı. Aynı şekilde burada Le Voyage dans la Lune filmini yorumlamış olduğum Georges Méliès de çok eskilerden bir deha. Çoğu filmi kısa film niteliğinde olduğu için açıp izleyebilirsiniz, o dönemde nasıl böyle filmler çekmiş, nasıl bu efektleri oluşturmuş insanı hayrete düşüren bir yönetmen kendisi.

20li yıllara geldiğimizde de sinemada ilk olarak Das Cabinet des Dr. Caligari, Körkarlen, NosferatuDr. Mabuse der Spieler gibi baş yapıtlar izliyoruz; sonra bu filmlerin etkisiyle oluşan türünün çok daha başarılı örnekleri geliyor tabii. Küçük bir not: Ben daha oralara gelemedim :) Bunların yanı sıra komedi de gelişmeye başlıyor, Charlie Chaplin ve Buster Keaton'ın çok büyük etkisiyle. İkisinin tüm filmlerini izledikten sonra kendilerine özel bir yazı hazırlamak istiyorum, bu iki yönetmen çok ayrı çünkü.

 Ne yazık ki her şey kalıcı olamıyor, 2016'da izlediğinizde o dönemi düşünüyor olsanız bile filmi beğenerek izleyemiyorsunuz, çünkü anlayamıyorsunuz. Böyle birkaç örnek izlemiş oldum, ki bunların başında True Heart Susie, Les Vampires ve Nanook of the North geliyor. Örneğin Nanook of the North'u izlerken gerçekten çok sıkıldım çünkü ilk belgesellerden biri olmasına rağmen belgesel niteliği taşıyabilecek bir şey izlemiyorsunuz. Bir de film hakkında araştırma yapınca dönemin bir kürk markasının sponsorlukları gibi bilgiler öğrenince iyice filmden nefret ettim. Ama yine belgesel niteliği taşıyan -ama belgesel kesinlikle değil- Häxan ise hatırlayacağım ve beğendiğim filmlerden biri olmuştu.

Filmlerde bir şeylerin anlatılmaya başlandığı zaman sinema sektörü zaten çok büyük yol kat etmeye başlıyor. Sessiz sinemanın yıldızlarına bu konuda çok şey borçluyuz. Kimi zaman kendimizi, duygularımızı, korkularımızı, arzularımızı gösteren filmler izlemek istiyoruz; kimi zaman da topluma, izleyicisine bir şey anlatan ama bunu farklı yollarla deneyen yaratıcı filmler... Bunları bize çok güzel göstermiş eskiler. Çünkü diyalog yok, sadece yüzler var.

Çok uzattığımın farkındayım, o yüzden artık bitireyim bu yazıyı. Eski filmlere dair tek bilgisi babasıyla eskiden hafta sonları izlediği kovboy filmleri olan 21. yüzyıl insanının hislerini okuyabildiyseniz okumuş oldunuz.

"I hate that word. (comeback) It's a return, a return to the millions of people who have never forgiven me for deserting the screen."

15 Eylül 2016 Perşembe

Black Mirror (2011-)

Sürekli verilen uzun araların birinin daha sonundan merhaba! Yaz mevsimi artık bittiğine göre buraların eskisi gibi dolu dolu olacağına eminim. Buna seviniyor olsam da yeni bir sezonun açılıyor olmasına çok mutlu olduğumu söyleyemem. Hâl böyle olunca ben de kendimi dizilere verdim. Aslında izlediklerimi tek bir yazıda tamamen yazmak isterdim ama ne yalan söyleyeyim, yayın sayım artsın istediğimden hepsini tek tek yorumlayacağım.

Yorumlamalarıma, 7 çarpıcı bölümden oluşan ve kendini bir çırpıda izleten Black Mirror'la başlamak istedim. Muhtemelen bu isim size yabancı değildir, çünkü dizi yayınlandığı günden itibaren çok büyük ses getirdi. Channel 4'da yayın hayatına başlayan diziyi Netflix bünyesine kattı ve altısını 21 Ekim'de, diğer altısını da 31 Ekim'de yayınlamak üzere on iki bölümlük 3. sezonu yayınlayacağını açıkladı. Bu konuda fikirlerimi en son söyleyeceğimi belirterek dizi hakkındaki görüşlerime geçiyorum.

Genel olarak çok da uzak sayılmayacak geleceklerde, teknoloji ve teknolojinin epeyce etkilemiş olduğu insan ilişkilerini konu alıyor dizi. Her bölüm farklı oyuncular, farklı kurgular görüyoruz. Bu bambaşka bölümlerin ortak noktasıysa, bitirdiğiniz zaman birisi suratınıza okkalı bir tokat atmış gibi hissettiriyor olmaları. Daha önce kimsenin açıklık getirmemiş olduğu, kimsenin irdelemediği konuları ele almıyor. Zaten günümüz insanını daha gelişmiş gelecek insanı metaforunu -hatta belki de distopya denebilir- kullanarak eleştirdiği gayet ortada. Ama bu dizinin izleyicisine eleştirisini sunuş şekli çok başka, çok sert. Dizinin adı yani kara ayna diziyi tam anlamıyla özetliyor. Bu kara ayna da insana ağır gelebiliyor, ki ben pek çok bölümden sonra kendimi kötü hissettim. Ama sonucundaysa çok beğendiğim bir yapım olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Çünkü çoğu bir yerden tanıdık olan oyuncularımız da dizinin senaryoları kadar başarılı. Hazır yeni sezon yoldayken ve bölüm sayısı bu kadar azken mutlaka izlemelisiniz.

Bölüm demişken, biraz da o konuya gelelim. Bu dizi yukarıda da belirttiğim gibi çok çarpıcı bir şekilde eleştirisini yaparken Netflix'e geçti. Diğer sezonlara göre şaşırtıcı olarak 12 bölümden oluşan bir yeni sezon bizi bekliyor. İlk duyulduğunda bu kulağa hoş geliyor olabilir ancak ben biraz tereddütteyim doğrusu. Seyirciye bir şeyler göstermekten ziyade ticari kaygıyla çekilebilecek olma ihtimalini düşünüyorum, ama umarım yanılıyorumdur.

Yazının devamı dizideki bölümler hakkında, diziyi izlemediyseniz okumayın derim :) 

19 Ağustos 2016 Cuma

Hande İçin, Herkes İçin

Biliyorsunuz, burada genel olarak film/kitap vs. yorumlarım dışında yazıları pek yazmıyorum. Bazenleri Twitter'da gündemdeki olaylar hakkında görüşümü belirtiyorum sadece. Hande Kader'in başına gelenleri düşündükçe adeta içim yanıyor, bu yüzden bu konuda birkaç şey söylemek istedim.

Hande Kader henüz 23 yaşındaymış, trans bir kadınmış. LGBTİ aktivisti, iş bulamadığı için de seks işçisi bir bireymiş. Kendisine önce tecavüz ediliyor, sonra da yakılarak öldürülüyor. Bu bir vahşettir. Bunun nasıl bir açıklaması olabilir? Hande Kader'in yaşama hakkını kim, ne hakla onun elinden böyle bir vahşetle alabilir? Açıklayamıyorum, sadece bunları düşünürken donakalıyorum.

Diğer insanlardan"farklı" olmak kesinlikle kolay bir şey değil. Ülkemizde kadın olmaktan daha zor olan şey lezbiyen ya da trans bir kadın olmak. Otomatikman anormal biri oluyorsunuz çünkü. Çevresine hiçbir zararı olmayan, kendi hayatını yaşayan insanlara anlamsız bir nefretle saldırıldığını, onların katledildiğini her öğrendiğimde buna daha çok inanıyorum. Kadın ya da erkek kesinlikle fark etmez, sizin kendi normallik anlayışınıza uymuyorsa bu onun hastalıklı olduğunu, öldürülmesi gerektiğini göstermiyor. Hepimizin yaşama hakkı var, kimsenin de kimsenin canını almaya hakkı yok. Bu insanlar ne yapıyor da bu kadar nefreti hak ediyorlar? Bu "ahlak" anlayışı tamamen ikiyüzlüdür, kesinlikle kabul edilecek bir olgu da değildir. Bir insan sadece yaşadığı için nefreti hak etmiyor.

Ve nefret öldürüyor. Bu gibi nefret cinayetlerinin de artık bir son bulması gerekiyor. Lütfen, siz de sessiz kalmayın. Bu nefret her geçen gün bambaşka bir şekil alıyor, bambaşka birini de aramızdan alıp götürüyor.

İstanbul'da olanlar için, Taksim Tünel'de bu pazar saat 19.00'da Hande Kader için, herkes için adalet adına yürüyüş düzenleniyor.
Umarım bir gün her türlü nefret bitebilir, insanlar birbirine saygı duyabilir... Ola ki o zaman gelebilirse, eminim ki çok şey olumlu yönde değişecek.

18 Ağustos 2016 Perşembe

Cinderella (2015)

Yönetmen: Kenneth Branagh
Senaryo: Chris Weitz
Oyuncular: Cate Blanchett, Lily James, Richard Madden, Helena Bonham Carter, Nonso Anozie, Stellan Skarsgård, Sophie McShera, Holliday Grainger, Derek Jacobi, Ben Chaplin, Hayley Atwell
Süresi: 1 saat 45 dakika
IMDb puanı: 7,0
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Bazı masallar nesilden nesle geçer, ama her masal evrensel sayılmaz. Evrensel masal denince akla gelecek ilk örneklerden Cinderella yani Külkedisi'nin hikâyesinin bilinen en eski örneği de 9. yüzyıldan kalma bir Çin masalıymış mesela. Zaman içinde pek çok değişik versiyonunu farklı versiyonu yazılıp çizilmiş olmasına rağmen genel olarak hepimizin en çok aşina olduğu hâli Charles Perrault'un eserinden süregelen masal kitapları ve Disney'in filmleri. Bu filmde, çocukluğumda ilgimi çeken Cinderella'yı nasıl hatırlıyorsam aynı şekilde uyarlanmış.

Cate Blanchett
Cinderella'nın kötü kalpli üvey annesi Lady Tremaine'i Cate Blanchett canlandırıyor. Hatırladığımdan çok daha güzel ve zarif olmasına rağmen Tremaine'i daha iyi canlandıracak kimse olamazmış kesinlikle. Bu filmde bile harika oynamış Cate Blanchett. Robb Stark olarak hatırladığımız Richard Madden Prens rolüyle karşımızdaydı. Filmde gözüme epey yaşlı göründü doğrusu. Lily James için söyleyeceğim çok bir şey yok, Cinderella için gayet doğru bir tercih. Diğer oyuncular da gayet rollerine uygun ve doğru seçimler olmuştu.

Son zamanlarda bu gibi masallardan uyarlama filmlere farklı şeyler katılıyor ve daha karanlık bir atmosfer yakalanmaya çalışılıyor. Ne yazık ki hepsi bu konuda başarılı değil, ama iyi örnekler de izlemedik değil. Bu kesinlikle onlardan değil, aksine eksiksiz uyarlanmaya çalışılmış. Film ilk çıktığında açıkçası sinemada izlemek istemediğimi hatırlıyorum, o yüzden izlemeyi biraz erteledim. Aslında hiç gerek yokmuş, keyif aldığım iki saat geçirdim ve en güzeli de çocukluğumu süsleyen, kitaplarımı ve dergilerimi atmaya şu anda bile kıyamadığım bir peri masalı karakterini tıpkı hayallerimdeki gibi izlemiş oldum.

31 Temmuz 2016 Pazar

Temmuz 2016

Hayatımın en hızlı geçen yılını yaşıyorum. Ne ara temmuz ayına geldik ki temmuzu bitiriyoruz? Herhalde insanın hem kendi yaşamında, hem de kendi toplumunda gündem yoğun olunca zamanın akışı iyice hızlanmış gibi hissettiriyor.

Temmuz ayı benim için dolu dolu geçti, başında bayram tatili vesilesiyle pek çok akrabamla bir araya gelmiş oldum. Tatil uzun olunca son birkaç gününü de Gökçeada'ya giderek değerlendirdik, inanılmaz keyif aldım. Önümüzdeki hafta sonu bir kez daha gitmeyi planlıyoruz, döndüğümde Gökçeada'da çektiğim fotoğrafları ve yaptıklarımı burada paylaşmayı düşünüyorum. Bunun yanı sıra bir haftalığına da akrabalarımızdan birinin yazlığına gittim ve bol bol dinlendiğim; yemyeşil bir bahçede solumda havuz, sağımda deniz kitap okuduğum çok güzel bir tatil daha geçirmiş oldum. Her ne kadar insanın kendi evi gibi olmasa da tatiller insanın ruhuna iyi geliyor. Eh tabii bir de şu ana kadar yaşadığım en korkunç şeyi yaşadım, hepimiz biliyoruz zaten. Bahsetmeye gerek duymuyorum artık. O yüzden izlediğim filmlere geçiyorum.

Temmuz ayında dokuz film izlemişim:

L'homme à la tête en caoutchouc (1902)
Körkarlen (1921)
The Kid (1921)
Nosferatu (1922)
We're the Millers (2013)
Nanook of the North (1922)
Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)
Dr. Mabuse, der Spieler (1922)
Häxan (1922)

Batman v Superman filmini vizyondayken izlemiştim ancak bildiğiniz üzere bu ay tam versiyonuyla satışa sunuldu. Ben de onu izlemiş oldum ama zaten önceden de beğendiğim için fikrim çok değişmedi. Hâlâ gereksiz yere bu kadar yerildiğini düşünüyorum. İzlediğim filmlerin hepsi olur mu bilmiyorum ama bir kısmının yorumunu önümüzdeki günlerde zaten sizlerle paylaşacağım. İzlediklerim arasında en sevdiğim filme ise henüz karar veremedim :)


Bu ay Scream Queens dizisinin ilk sezonunu izledim. İlk çıktığı zaman gelen olumsuz eleştirilerin etkisi ve tanıdığım oyuncularından haz etmemem sebebiyle diziyi izlememiştim. Ama bu ay izlerken ne yalan söyleyeyim, gayet beğendim. Dizi korku vaat etmiyor, aksine türü absürt komedi diyebilirim. Ama herkese hitap etmeyeceği bariz ortada. Dizinin oluşturduğu tarzın hiç dışına çıkmadan ilk sezon bitti. Dizi eylül ayında ikinci sezonuyla dönecek.

Bir haftada 40 bölüm izleyerek kendimce bir rekor kırdığım diğer bir diziyse animasyon türünde: Batman The Animated Series. Öyle beğendim ki bitirdiğim zaman ilk iş bir yazı yayınlayacağım hakkında. Bu hızla gidersem çok da uzak gözükmüyor zaten :) Bunların dışında zaten izlemekte olduğum bazı dizilerden de izledim ancak bu iki diziden ve tatilde olmamdan yazmaya değecek kadar çok olmadı.

Kitaplara gelirsek, 3 kitap okumuşum :) Yine fazla değil ancak bu sefer bağlayabileceğim sebeplerim var tabii :) Mesela çizgi roman okumaya başlamam. Açıkçası iyi mi oldu kötü mü bilmiyorum ama ağustos ayına bir nevi maratonla gireceğim için şimdilik çok dert etmiyorum. Kardeşime okuması için verdiğim Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık kitabı en sevdiğim oldu tabii ki...

Bu şekilde temmuz ayı da bitmiş oluyor. Umarım artık hak ettiğimiz şekilde güzel bir ay olur ağustos. Ayrıca bu ay benim doğum günüm var hehe :)
Kendinize iyi bakın!:))


30 Temmuz 2016 Cumartesi

Das Cabinet des Dr. Caligari (1920)

Yönetmen: Robert Wiene
Senaryo: Carl Mayer, Hans Janowitz
Oyuncular: Werner Krauss, Conrad Veidt, Friedrich Feher, Lil Dagover, Hans Heinrich von Twardowski, Rudolf Lettinger
Süresi: 78 dakika
IMDb puanı: 8,1
Ülke: Almanya

Bundan tam 96 yıl önce çıkmış bu filme birazdan dizeceğim övgüler muhtemelen yetersiz kalacak. Alman dışa vurumculuk akımının film sektöründeki ilk ve tartışmasız en büyük örneğinden bahsediyorum sonuçta. Film, Vikipedi sayfasında aslında çok doğru bir şekilde özetlenmiş: "Sessiz sinema döneminden çekilmesine ve siyah beyaz olmasına karşın tarihte sanatsal olarak en çok etki uyandıran filmlerden birisidir."

Filmde bir Alman kasabasında çok esrarengiz bir şekilde işlenen seri cinayetler ve bunlarla birlikte gelişen olaylar anlatılıyor. Dekorlar ve karakterler izleyiciyi bir tabloyu seyrediyormuş gibi hissettiriyor. Kurgusuna ise söyleyebilecek hiçbir şeyim yok, filmi soluksuz izledim! 96 yıl önce, o zamanın şartlarıyla yapılmış olması ise yönetmenin ve filmin efsane olarak anılmasının kanıtı. Zaten bir film iyiyse kaç sene geçse de iyi olmalı, bu da onlardan biriydi.

Filmin oluşturduğu gerilim dolu atmosfer izleyiciyi de ister istemez aynı şekilde hissettiriyor. İzlemek isterseniz keyfi kaçmasın diye olanlar hakkında yorum yapmak istemiyorum ancak öyle vurucu bir sonu vardı ki, şimdi burada değinmezsem olmaz. Çok başarılı buldum ve mutlaka izlemenizi öneriyorum. Özellikle korku ve gerilim türlerinden hoşlananlar filmi çok sevecektir, tablolardan çıkmış ürkütücü havasına da hayran kalacaktır.