19 Haziran 2017 Pazartesi

Stefan Zweig - Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat

Özgün adı: Vierundzwanzig Stunden aus dem Leben Einer Frau
Yazarı: Stefan Zweig
Çeviren: Mahmure Kahraman
Sayfa sayısı: 71
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

  Kitap, Henriette adlı saygın bir kadının yakışıklı ve genç bir adamla birlikte kaçıp ailesini bırakmasını ele alarak başlıyor. Madam Henriette'in kaçmadan önce ailesiyle kaldığı oteldeki diğer konuklar onun arkasından hararetli tartışmalara girişiyorlar. Kitabın anlatıcısı da bu tartışmalarda Madam Henriette'in arkasından atıp tutanlara "Ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum." şeklinde karşı çıkarak onlardan tepki çekiyor. Ancak oteldekiler arasında büyük bir saygınlığa sahip Mrs. C onun bu sözlerinden sonra onunla arkadaşlık kurmaya başlıyor ve bir gün anlatıcıya kendisinin hayatını değiştiren yirmi dört saatini anlatmaya karar veriyor. Kitabın asıl hikâyesi Mrs. C'nin bu yirmi dört saatine ait.

Stefan Zweig onu ilk okuduğumda beni kendisine hayran bırakan bir yazar olmuştu. Nasıl olmasın ki? Zweig'da sade ama bir o kadar da etkileyici bir üslubun yanı sıra muazzam bir karakter analizi yapma yeteneği var. Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat adlı bu uzun öyküsü de onun bu yeteneğinden nasibini almış. Mrs. C anlatıcıya eğer kendisi Anglikan mezhebinden değil de Katolik olsaydı çoktan günah çıkarak bu yirmi dört saatin yıllar sonra bile üzerinde kalmış etkisinden kurtulacağını, arınacağını söylüyor. Bu yüzden bu hikâye aslında bir günah çıkarma veya insanın kendisiyle hesaplaşması olarak görülebilir. Zweig bu hesaplaşmayı okuyucu için vurucu bir şekilde yapıyor. Zaten incecik bir kitap olduğu için ben elime aldığım gibi bitirdim, bırakamadım. Ama daha da önemlisi kitabı bittiği zaman üstüne uzun süre düşündürecek kadar derin buldum. Normalde olumlu bakamayacağımız bir konuya daha farklı açılardan baktığı için ve de sonunda zamanın insan üzerindeki hissizleştirici etkisini gösterdiği için... 

Mrs. C karakterinin işlenişi baştan sona kusursuzdu. Madam Henriette olayıyla vuku bulan anlatıcıyla tanışma, ona kendini açabilme evresiyle günah çıkarmaya başlıyor Mrs C. Sonrasında nasıl bir insan olduğunu, neler hissettiğini, neler yaşadığını okuyarak kendisini tanıyoruz. Bu kadar az sayfayla bu kadar ince bir şekilde karakterin işlenmesi kesinlikle hayranlık uyandırıcı. 

Bu uzun öyküden sonra daha çok Stefan Zweig okumak şart oldu.

Herkesçe malum olaya, bir kadın yaşamının bazı anlarında kendi iradesi ve deneyimi dışında gizemli güçlerin etkisinde kalır şeklinde olumsuz yaklaşmak, aslında yalnızca kendi içgüdümüze ve doğanın şeytani yönlerine karşı duyulan korkuyu ifade ediyor, "kolayca baştan çıkarılanlara" göre kendini daha güçlü, daha akıllı ve daha temiz hissetmek bazı insanlara haz veriyor olmalı. Diğer yandan, ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum, dedim. (sf. 8)

O zaman içimi acıtan şey hayal kırıklığıydı... o genç adamın o denli itaatle gitmesinin verdiği hayal kırıklığı... beni durdurmak, yanımda kalmak için hiçbir girişimde bulunmaması... oradan ayrılıp gitmesi konusundaki ilk arzuma minnet ve saygıyla boyun eğmesi... beni kendine çekmek için bir şey yapmak yerine... beni yoluna çıkan bir azize gibi görmesi sadece... ve beni görmemesi... bir kadın olarak hissetmemesi.
Bu benim için bir hayal kırıklığıydı... kendime ne o zaman ne de sonra itiraf edebildiğim bir hayal kırıklığı; oysa bir kadının duyguları, söze dökmeden ve bilincinde olmadan da her şeyi bilir. Zira... artık kendimi daha uzun süre kandırmayacağım; o adam bana o zaman sarılsa, beni o zaman istese, onunla dünyanın öbür ucuna giderdim, hem kendi adımı... hem çocuklarımınkini lekelerdim... insanların dedikodularına aldırmaz, mantığımın sesini dinlemez, Madam Henriette'in daha bir gün öncesinde tanımadığı Fransız genciyle yaptığı gibi, onunla kaçardım... nereye, ne zamana kadar diye sormaz, önceki yaşamıma bir an bile dönüp bakmazdım... paramı, adımı, mal varlığımı, onurumu onun uğruna feda ederdim... dilenirdim, bu dünyada onun beni sürükleyebileceği her türlü aşağılanmaya razı olurdum belki de. İnsanların ayıp dediği, saygın gördüğü her şeyi görmezden gelirdim, şayet ağzından bir sözcük olsa çıksa, bana doğru bir adım atsa, beni anlamayı denese, o an ona tüm kalbimi verirdim. Ama... size söyledim ya, bu garip tavırlı adam bana ve içimdeki kadına göz ucuyla bile bakmıyordu... ben ona teslim olmaya hazırdım, onun aşkıyla yanıp tutuşuyordum ki bunu ilk olarak kendimle baş başa kaldığımda anladım, onun aydınlık, deyim yerindeyse melek gibi yüzünü heyecana boğan o tutkuyu, içimin karanlık dehlizine düşüp terk edilmiş bir kalbin boşluğunda fırtına yaratınca anladım. (sf. 55-56)

Ama sonuçta zaman her şeyin ilacı, alınan yaşın da tüm duygular üzerinde özel ve hafifleştirici bir etkisi var. Ölümün yaklaştığını hissettikçe, ölümün gölgesi yolunuzun üzerine simsiyah düştükçe, olaylar gözünüze eskisi gibi batmıyor, derin duygularınıza artık aynı şekilde seslenmiyor, tehlikeli gücünden çok şey kaybediyor. (sf. 69)

17 Haziran 2017 Cumartesi

The Man Who Fell to Earth (1976)

Yönetmen: Nicolas Roeg
Senaryo: Paul Mayersberg
Oyuncular: David Bowie, Rip Torn, Candy Clark, Buck Henry, Bernie Casey, Rick Riccardo, Tony Mascia, Adrienne Larussa
Süresi: 139 dakika
IMDb puanı: 6,7
Ülke: İngiltere

Walter Tevis
'in 1963'te yayınlanan aynı adlı romanından uyarlama The Man Who Fell to Earth, David Bowie'nin rol aldığı ilk uzun metrajlı film olma özelliğini taşıyor. Filmden bahsetmeden önce biraz o dönemdeki Bowie'ye değinelim istiyorum.

1976'da 29 yaşında olan Bowie, Station to Station albümünü yayınlamıştı. Ayrıca tam bir karakter adamı olan Bowie, Thin White Duke adında yeni bir alter ego yaratmıştı. Dünya Thin White Duke ile Station to Station'da aynı adlı şarkıda "The return of the Thin White Duke/Throwing darts in lovers' eyes" sözleriyle tanışmıştı. Bu dönemde Bowie başta kokain olmak üzere çok ciddi düzeyde bir uyuşturucu bağımlısıydı, aşırı zayıflığını ve faşist söylemler gibi tartışmalı hareketlerini insanlar buna bağlar. Bowie aslında The Thin White Duke'u bu filmde oynadığı Thomas Jerome Newton karakterinden esinlenerek yaratmış. Hatta Station to Station ve Low'un albüm kapakları bizzat bu filmden sahneler.

Daha önce uzun metrajlı bir filmde oyunculuk tecrübesi olmamasına rağmen başrole seçilmesi riskli olmasına rağmen belki de Bowie'nin de o dönemdeki ruhsal durumunu düşünürsek böyle bir karaktere can vermesi çok doğru bir karar olmuş. Zaten düşünün, dünyaya düşen adamı ondan iyi kim oynayabilir? Muhteşem bir oyuncu seçimi olmasının yanı sıra Bowie de karakterini o kadar benimsemiş ki karakterinden esinlenerek kendine yeni bir alter ego yaratmış.


Film bir bilim kurgu filmi ve gezegenindeki kuraklık yüzünden gezegenine su götürmek için dünyaya gelen bir uzaylıyı konu alıyor. Bu uzaylı, yani Thomas Jerome Newton, kendi gezegeninde öğrenmiş olduğu gelişmiş teknoloji bilgilerini kullanarak bir şirket kuruyor. Newton zamanla şirketi sayesinde güçlü ve zengin biri oluyor, hedefi de gezegenine su götürmek için bir uzay gemisi yapmak elbette. Ancak Mary Lou adında bir hizmetçi onu alkol, seks gibi "dünya zevkleri" ile tanıştırıyor. Bu süreçte de Newton başta en yakınındakiler olmak üzere "insanları" tanımaya başlıyor. Başta tek hedefi ailesine ve gezegenine su götürmek olan Newton zamanla amacından uzaklaşmaya başlıyor ve zevklere bağımlı, şiddete eğilimli birine dönüşüyor. Spoiler vermemek adına filmin bundan sonrasını anlatmayacağım.

Filmin verdiği mesaj, yaptığı toplum eleştirisi çok açık. Aslında zevklerden çok insanlar yüzünden gelebileceğiniz noktayı pek de estetik olmayan bir şekilde bizlere gösteriyor. Ama filmin bunu işleyişi o kadar da açık değil, oldukça yorucu bir tempoda ilerliyor. Hatta ben bazı noktalarında izleyicisini elinden geldiğince zorlayan deneysel bir film izliyor gibi hissettim. Ancak filmin tüm kopukluklarına, tuhaflıklarına -özellikle yapıldığını düşündüğüm tuhaflıklar- ve ağır temposuna rağmen bitiminde gayet güzel bir film izlediğinizi fark ediyorsunuz, bu da filmin David Bowie'den sonraki en güzel yanı olsa gerek. Tahmin edeceğiniz üzere soundtracki de çok başarılı. 10 üzerinden puan vermem gerekirse The Man Who Fell to Earth'ün 7'lik bir film olduğunu düşünüyorum.

Filmi ocak ayında izlemiştim, bu yüzden kaçırmış olduğum bazı noktalar olmuş olabilir. Yavaş ilerleyen filmleri izlemekle bir probleminiz yoksa bu filme mutlaka bir şans verin derim. Hatta bu şansı sırf David Bowie için bile verebilirsiniz :)

13 Haziran 2017 Salı

Olan Biten Üzerine

Merhaba,
Biliyorsunuz buralarda sürekli ara verenlerdenim. "Ara vermiştim ama artık döndüm." temalı yazı yazsam bile 1 ay ortalarda gözükmediğim oluyor. Buna bazen geçerli sebeplerim oluyor ama bazen sadece tembelliğim tutuyor. Bir kere koptuktan sonra toparlamak da zor oluyor. Şimdi yine bir ara vermiyorum, aksine buraya daha çok şey yazmak istiyorum çünkü yazacağım çok şey var. Ama yazmamak için birazcık geçerli bir sebep de yolda, geliyor :) Neyse, bu yazımda bu yolda olan sebepten bahsetmek istiyorum, biraz da bazı konularda içimi dökmek istiyorum.

Bildiğiniz gibi "saldım çayıra mevlam kayıra" mantığıyla ilerleyen bir eğitim sistemimiz var. Bu eğitim sistemi inanın idealist, öğrencilerini her şeyden önce bir birey olarak yetiştirmek isteyen öğretmenler için çok zor. Bu yüzden lafımı böyle öğretmenlerden çok eğitim sistemine ediyorum. İşte bu eğitim sistemi de üniversiteye geçişte düzenli aralıklarla sanırım birilerinin canının sıkılması üzerine değişikliklere gidiyor. Ben de eğer yine değişiklikler olmazsa 2018 yılında üniversiteye geçiş sınavlarına girecek olanlar arasındayım ve açıkçası şimdiden çok heyecanlı ve telaşlıyım. Bu yüzden haziran başında tam anlamıyla sınava hazırlığa başlama kararı verdim. Sabah 7-7.30 arası kalkıp 8'de derse geçiyorum. Sonra tüm gün elimden ne kadar gelirse artık. Şu iki günde biraz yavaşladım ama tekrar hırsımı kazanmaya ve istikrarlı bir şekilde devam ettirmeye çalışacağım. 

Liseye başlarken çok heyecanlıydım ama ne yalan söyleyeyim şimdi bitse de kurtulsam diye hayal ediyorum. Beklediğim gibi bir tecrübe olmadı çünkü. Bu yüzden ben de tüm umutlarımı üniversiteye verdim. Hani derler ya vizyon sahibi olacağınız üniversitelere yerleşin diye, ben de gerçekten onu istiyorum. 1 senemi tamamen buna vermeye hazırım, ama şu an önümde olan yaz tatili boyunca akşamları buraya uğrayıp yazmayı da çok istiyorum. Sadece yazmak değil, takip ettiğim onlarca blogu okumayı da çok özledim. Şimdilik düşüncem 3 ay buralarda aktif olmak kısacası. Ve tabii ki umarım sınavlara girdikten ve sonuçlarımı da aldıktan sonra -yani bundan 1 sene sonra- sizlere çok güzel haberlerle dönerim.

Bu yükü saymazsak benim hayatım çok güzel gidiyor. Günlerimi daha programlı yaşadığım için sadece başak burçlarının alabileceği sonsuz bir haz var içimde :) Sadece biraz eve tıkılmış gibiyim, evimin yakınlarında kendimi böyle hissettiğimde atabileceğim bir park bile yok. Gerçi pardon, bir sürü avm var, kafa dağıtmak için oksijenden çok alışverişe, fast-food'a ihtiyacım var tabii. Eskiden evimin yakınlarında kocaman bir park vardı ama şimdi yerinde kocaman bir kafe ve etkinlik yeri tarzında bir mekan var. Bir de ayıp olmasın diye saçma sapan bir park yaptılar ama oraya park diyesim gelmiyor. Huzur vermekten, rahatlatmaktan çok sinirlerinizi bozma etkisi olan bir yer. Bahsettiğimde bile aynı etkiyi yarattı :) 

Bu arada, blogumda bazı ufak değişikliklere gitmek istiyorum. Format açısından hiçbir değişiklik olmayacak elbette, sadece müzik üzerine daha çok yazmak istiyorum. -zaten buralardan uzak kaldığım süreçte en çok yaptığım şey müzik dinlemekti herhalde.- Ama daha çok tasarım yönünde değişiklikler yapmayı umuyorum ve bu konularda pek becerikli olduğumu söyleyemem. Her türlü fikre açığım, fikirlerinizi benimle paylaşırsanız çok mutlu olacağım :) 

Bu yazıyı bu aralar en çok sevdiğim Kate Bush şarkısıyla bitirmek istiyorum. Bu kadına tapıyorum sanırım. Kate Bush hep zamanının ötesinde bir sanatçıydı ve tüm kariyeri boyunca sanatçı kelimesinin hakkını verdi. Ama yine de kendimi bir insan bu şarkıyı nasıl yapabilir diye düşünmekten alamıyorum. Sanki sürrealizmi dinliyormuşsunuz gibi hissettiren benzersiz bir şarkı.

7 Haziran 2017 Çarşamba

Wonder Woman (2017)

Yönetmen: Patty Jenkins
Senaryo: Allan Heinberg, Zack Snyder, Jason Fuchs
Oyuncular: Gal Gadot, Chris Pine, Connie Nielsen, Robin Wright, Danny Huston, David Thewlis, Saïd Taghmaoui, Ewen Bremner, Eugene Brave Rock, Lucy Davis, Elena Anaya
Süresi: 141 dakika
IMDb puanı: 8,3
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Son yıllarda sinema sektörünün en çok rağbet gören yapımları tartışmasız süper kahraman filmleri oldu. Bu filmlerin popüler kültürün derinlemesine içine girmesini Marvel'ın sinematik evrenine borçluyuz. Hâl böyle olunca DC'nin de bu sinematik evren işine girişmesi kaçınılmaz oldu, 2013'te Man of Steel ile DCEU'nun temeli atıldı. Man of Steel çok da beklentileri karşılayamadı ama kendisini takip eden Batman v Superman: Dawn of Justice ve Suicide Squad onu da geçip 2016'nın en merak edilen yapımlarıyken en yerden yere vurulan yapımları olmayı başardılar. Dawn of Justice, seyirciler ve eleştirmenlerce fazla karanlık ve uzun süresine rağmen fazla kopuk bulundu. Suicide Squad için söyleyebileceğim bir şey yok, gerçekten vasat bir filmdi ama Dawn of Justice'in hakkının yendiği konusundaki düşüncem bugün de değişmedi. Bu üç film sonrası DCEU'nun çizeceği rota da gerçekten merak konusuydu. Hepimizin aklında "Bu sefer olacak mı acaba?" sorusu vardı. Eleştirilere bakacak olursak, evet, bu sefer oldu. Ancak elbette eksikleri de var, ben şimdi ikisinden de bahsetmeye çalışacağım.



Film, Wonder Woman'ın kökenine iniyor ve ilk 30-40 dakikası Diana'nın yetiştiği, dünyadan izole olmuş mitolojik Themyscira topraklarında geçiyor. Bana kalırsa filmin en güzel sahneleri burada çünkü hem Diana'nın nasıl yetiştirildiğini ve Wonder Woman olduğunu izliyoruz hem de Amazonların gözünden pek çok mitolojik kişiliği tanımış oluyoruz. Tabii burada Antiope rolünde koskoca Robin Wright faktörü var, kendisini maalesef oldukça kısa süre izlesek de hayran kalmamak elde değil. Konuyu dağıtmayayım, Diana'nın karakter gelişimini izlemek benim için çok önemli bir noktaydı. Marvel'ın filmlerini oldukça popülist bir yaklaşımla ve aynı mantıkla çektiğini düşünsem de karakter gelişimi konusunda DC'den daha iyiler. Ama DC sonunda Wonder Woman ile bunu başarmış çünkü biz bu filmi izleyince Diana'yı kopukluklar olmadan gerçekten tanıyabiliyoruz. Ve tabii ki söylemem gerekir, Gal Gadot muhteşem bir Wonder Woman olmuş. Dawn of Justice'te ilk defa onunla karşılaştığımızda rolüne yakıştırmıştım ve o zamandan beri solo filmini bekliyordum. Bu filmle beni hiç şaşırtmadı, karakteriyle tam bir bütünlük içindeydi. Hatta biraz daha ileri götürüp DCEU'nun şimdilik en büyük silahı kendisi diyebilirim. Bu solo filmle de bu silahlarını çok iyi değerlendirmişler.

Diana ile tanıştıktan sonra çok sevdiğim bir başka oyuncu Chris Pine'ın canlandırdığı Steve Trevor adında İngiliz bir casusla tanışıyoruz. Steve, Diana'nın tanıdığı ilk erkek oluyor ve ona The Great War'u yani 1. Dünya Savaşı'nı anlatmak zorunda kalıyor. Böylece Diana Themyscira kraliçesi annesinden öğrendiği üzere buna sebep olanın Ares olduğunu düşünüyor ve Steve'den onu savaşa götürmesini istiyor. Buradan sonrası da filmin kalan yarısının konusunu oluşturuyor, spoiler vermemek adına üzerinde pek durmayacağım ama şunu söyleyebilirim: filmin Dawn of Justice veya Suicide Squad'daki gibi kopukluklarla dolu bir senaryosu yok. Aksine her şey birbiriyle kendi içinde tutarlı bir gelişim sergileyerek oluyor, iki buçuk saat oldukça sürükleyici bir şekilde akıp geçiyor. Filmin sonundan biraz bahsedeceğim, spoilera girer mi bilmiyorum ama yine de buraya spoiler ibaremi koymuş olayım. spoiler--- Sonu, asıl kötümüz kesinlikle beklenmedik değil. Hatta klişelerden beslendiği bir gerçek. Ancak filme yakışan, olması gereken son da kesinlikle buydu ve ben film içinde aceleye getirilmiş gibi durmasına rağmen çok beğendim. ---spoiler

Aksiyon sahneleri seyirciyi ikiye bölecek nitelikte çünkü büyük çoğunluğu slow-motion tekniğiyle çekilmiş. Ben beğenen taraftayım, genel olarak filmlerin aksiyon sahnelerinden çok hoşlanmayan biri olsam da ilgimi çekti. Ama finaldeki bol CGI yüklü sahneyi bundan ayrı tutacağım.

O kadar övdüm, şimdi biraz da eksik yanlarından bahsetmeliyim. Filmi izlerken perdeye kilitlendim ve kusur bulmakta neredeyse zorlandım ancak sonradan üzerinde düşündüğümde filmdeki bazı şeylerden pek de hoşlanmamış olduğumu fark ettim. Örneğin son zamanlarda filmlerde aşırı yaygınlaşan, ana karakterlerin yanında kendi hâlinde takılan "komik" karakterler burada da vardı ve bana biraz gereksiz geldi. Bir de baştan uzun bir süre İngilizler iyi, barış yanlısı ama Almanlar kötü -Osmanlı da Almanlara silah yapıyor tabii bu arada :)- gibi gösterildiğini düşünmüştüm ama sonradan asıl anlatılanın bu olmadığını görmüş oluyoruz. O yüzden bunu toparladılar diyebilirim. Ancak filmin en eleştirilmesi gereken yanı kesinlikle kötü karakterler. Diana'nın karakter gelişimi ne kadar iyi işlenmişse kötü karakterlerinki bir o kadar kötü işlenmiş. Hatta işlendiğini söylemek hatalı olur çünkü işlenmiyor. Kötülerimizi tanıyamıyoruz kısacası. Ancak sonuca gelirsem, ortaya hem görsel olarak hem de senaryo açısından iyi bir film ortaya çıkmış. Vizyondayken kaçırmamanızı tavsiye ederim.


Dawn of Justice'te Wonder Woman'la her karşılaştığımızda çalan ve seyirciyi ekrana mıhlayan o tema müziğini hatırlıyor musunuz? Onu bu filmde de biraz daha değiştirilmiş şekliyle duyuyoruz. Ekrana mıhlama etkisini yitirmemiş :) Ben yine de Is She With You? versiyonunu buraya koyayım ve yazımı burada sonlandırayım.

27 Nisan 2017 Perşembe

Feud: Bette and Joan (2017)

Bette Davis ve Joan Crawford
Buraya en son yazdığımdan beri çok uzun zaman oldu. Nerelerdeydim, neler oldu bunları başka bir yazıda anlatmayı düşünüyorum. Şimdi yayınlanacağını duyduğum günden beri heyecanla beklediğim yeni bir Ryan Murphy dizisi olan Feud'dan konuşalım.

Sunset Boulevard'ı izledikten sonra düşüncelerimi burada paylaşmıştım ve sevgili Sinemarquez bana What Ever Happened to Baby Jane?'i önermişti, hatta önerisi için kendisine bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum. Bu filmin çok çarpıcı bir hikayesi olduğu kesin, ama onu bir klasik yapan faktörlerden biri başrolündeki iki yıldız Bette Davis ve Joan Crawford. İkilinin müthiş bir performansı var ancak bariz bir biçimde Bette Davis'in performansı daha etkileyici. Karakterlerin birbirlerine karşı hissettikleri her şeyi size hissettiren bu iki yıldızın gerçek hayatta da birbirlerini pek sevmediklerini öğrenmek seyirciyi kesinlikle şaşırtmayacaktır. Feud, bizlere What Ever Happened to Baby Jane'in prodüksiyon döneminden itibaren Joan Crawford ve Bette Davis'in birbirleriyle ve kendi çevreleriyle olan ilişkilerini gösteriyor.

Glee dizisi yüzünden Ryan Murphy ile yıldızlarımız pek barışık sayılmaz. Glee, birkaç bölüm izledikten sonra bir daha asla izlememek üzere kapattığım ve kendimce türünün en kötü örneği seçtiğim bir diziydi. American Horror Story izleyici kitlesi tarafından sürekli methedilmesine rağmen hem Murphy ön yargım yüzünden hem de dizinin oldukça ilerlemiş olmasından onu hiç izlemedim. Ama itiraf ediyorum ki Scream Queens'i izledim ve 1. sezonuyla benim için "guilty pleasure" tabirine uygun bir dizi oldu, izlemekten çok keyif aldım ama bu esnada da bu diziyi beğenmek benim için absürt bir durum oldu. Ama gelgelelim Feud'un konusu çok sevdiğim bir filmin iki yıldızının arasındaki düşmanlık olunca ve dizinin kadrosu da bu kadar güzel olunca yayınlandığı ilk günden itibaren izlemeye başladım.

Kadrosu çok güzel dedim: Joan Crawford rolünde bir Jessica Lange, Bette Davis rolünde de bir Susan Sarandon düşünün. Ve bu müthiş ikiliye ek olarak yıldızları oynayan pek çok yıldız. Oyunculuktan yana hiçbir kusur yok, kostümler ve dekorlar da bu dizinin bir dönem dizisi olduğunu adeta haykırıyor. Bette Davis'in film performansı her zaman için daha başarılı bulunmuş olsa da, Jessica Lange'in Joan Crawford performansı dizide Susan Sarandon'ın Bette Davis'inden daha etkili. Yine de pek çok kişi Lange'in Crawford'ı "ağlak" bir şekilde oynadığını söylüyor. Bence bu oldukça saçma bir düşünce, çünkü Lange'in rolüne gerçekten çok iyi hazırlandığını ve başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle de Youtube'da bulunabilecek gerçek Crawford videolarını izledikten sonra.

Sadece 8 bölüm süren dizinin tek bir bölümünde bile sıkılmadım; her bölümde ayrı şeyler, gerçeğe en uygun ve seyircinin en çok hoşlanacağı şekliyle işlendi. Feud'da sadece iki büyük yıldızın birbirlerine karşı düşmanlık ilişkisini izlemiyoruz, aynı zamanda bu iki büyük yıldızın kendi hayatlarındaki ve kariyerlerindeki sorunları da izliyoruz. Örneğin hem Joan'ın hem de Bette'nin çocuklarıyla olan ilişkileri de birbirleriyle olduğu kadar problemli. Ancak bir taraftan da o dönem Hollywood'da işlerin kadınlar için ne kadar zor olduğunu görüyoruz. Bunlar gibi birçok konuyu işlemesi dizinin en güzel yanlarından biri. Benim izlerken en çok beğendiğim bölüm 35. Academy Ödülleri'nin yapıldığı bölüm ve final bölümü oldu ancak spoiler vermemek adına ikisinden de bahsetmeyeceğim.

Zaten ömrünü 8 bölümde tamamladığı için bitmesi gerekiyordu, 8 haftadır keyifle ve heyecanla takip ettikten sonra bitmesi beni üzmedi dersem yalan söylemiş olurum. Harika kurgusu, kusursuz oyuncuları ve dönemini çok güzel yansıtması ile 2017'ye ve Emmylere damgasını vuracağını düşünüyorum. Çok güzel, çok özel bir dizi olmuş. What Ever Happened to Baby Jane? filmini izlediyseniz bu diziyi de mutlaka izleyin.

28 Ocak 2017 Cumartesi

Ocak'17

Buraya çok nadir uğrar oldum. Takip ettiğim blogların yayınlarını bile açıp okuyamıyorum. En azından blogum boş kalmamış olur diyerek meydan okumaya katıldım, o da yalan oldu. Bunda kendi bilgisayarımın bozulmuş olmasının katkısı büyük. İyisi mi ben de ocak ayımın özetini burada geçeyim, kendimi de değerlendirmiş olurum diyerekten ayı bitirmemiş olmamıza rağmen bu yazıyı yazıyorum.

Yıla tam istediğim gibi başladım. Hayatımda var olmalarından en çok mutluluk duyduğum insanlarla gerçekten çok güzel bir gün ve gece geçirdim. Şu an o gün ne kadar eğlendiğimi hatırlarken bile gülümsüyorum. Ancak hatırlarsınız ki daha günün ilk saatlerinde ülkemizde korkunç bir terör saldırısı daha baş gösterdi, bizler de yeni yılın ilk sabahında bu acı haberi öğrenerek uyanmış olduk.

Ocak ayının ilk haftaları benim için halledilmesi gereken şeyleri halletmekle geçti. Ayın 16'sına kadar bunlarla uğraştıktan sonra sonunda epey rahatladım. O günden beri de yepyeni albümler dinliyorum, art arda filmler izliyorum ve kalan zamanlarda Shakespeare'in bende olan eserlerini okuyorum. Havanın çok soğuk olması ve buna rağmen her yerin inanılmaz kalabalık olması sebebiyle pek dışarı çıkmıyorum bu aralar. Garip bir şekilde, evde battaniye altında oturmak daha kârlı gelir oldu.

Hâl böyle olunca izlediğim film sayısı da epey fazla olmuş. Ocak ayında kısa filmler dahil olmak üzere -şimdilik- 39 film izlemişim. İzlediklerim arasından en çok sevdiğim film 1980 yapımı The Elephant Man oldu. Filmin etkisinden şu anda bile çıkabilmiş değilim. Gerçek bir yönetmenlik harikası. Bu sabah da bu filmde John Merrick'e hayat vermiş usta oyuncu John Hurt'ün 77 yaşında kansere yenik düştüğü haberini aldım. Bir yıldız daha kaydı.

Okuduğum kitap sayısı ise bu ay 4 olmuş. Fazla olmamasına şaşırmadım çünkü film izlemekten vakit kalmadı.

Bazı konularda süper (!) talihsizliklerimi saymazsam ve ülke gündemi yokmuş gibi yaparsam 2017 bana iyi geldi. Şimdilik pek çok şeyin yolunda gittiğini düşünüyorum.

Yazımı bu aralar en çok sevdiğim şarkılardan biriyle bitiriyorum. Umarım sizler de iyi bir ocak ayı geçirdiniz :)

26 Ocak 2017 Perşembe

La La Land (2016)

Yönetmen: Damien Chazelle
Senaryo: Damien Chazelle
Oyuncular: Ryan Gosling, Emma Stone, J. K. Simmons, Finn Wittrock, John Legend, Rosemarie DeWitt
Süresi: 2 saat 8 dakika
IMDb puanı: 8,7
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Sanıyorum ki La La Land'i duymayan, hatta izlemeyen kalmadı. Festivallerde gösterimlerine başlandığından beri eleştirmenlerin gözdesi olan film geçtiğimiz günlerde Academy'den 13 dalda 14 adaylık alarak yıla damgasını vurmuş oldu. Ben de artık Oscar yaklaştığına göre Oscar filmleri maratonumu La La Land ile başlatmaya karar verdim. Filmi izlemediyseniz yazının devamını okumamanızı tavsiye ediyorum.

Film, Hollywood filmlerinden epey aşina olduğumuz bir konuyu ele alıyor. Daha filmin ilk dakikalarında trafikte birbirlerine uyuz olan Mia (Emma Stone) ve Sebastian'ı (Ryan Gosling) tesadüfler zinciri birkaç kez bir araya getiriyor. Mia gittiği seçmelerden sonuç alamayan oldukça bahtsız bir aktris, Sebastian ise sanatını istediği şekilde icra edemeyen bir caz piyanisti. Filmin ilk yarısı oldukça tahmin edilebilir bir şekilde ilerliyor ve izleyiciye masalsı bir aşk sunuyor. Filmin nostaljik atmosferinin ve müzikal konseptinin bu aşkı masalsı göstermede etkisi epey büyük tabii. Mia, böylece kalabalığın içindeki kişiyi bulmuş oluyor. Hikayesini oldukça basit bir konudan alan filmin olayı ise bizlerin de hayatımızda olan bir şeyi izleyicisine sunarak bitmesi. Çiftimiz birbirini çok seviyor ama ikisinin hayalleri, yapmak istedikleri şeyler doğrultusunda yapmaları gereken zor bir tercih var. Bizler de masallardaki gibi olmayan hayatlarımızda tercih yapmak, bir şeyden vazgeçmek zorunda kalmıyor muyuz? Filmde ise her ikisi de hayallerinin peşinden gitmeyi tercih ediyor ve biz masallardaki gibi sonlanacağını beklerken bir nevi ters köşeye uğruyoruz. İlk söyleyeceğim şey, filmin sonundaki inanılmaz güzel hayaller sahnesi. Birlikte kalsalardı hayatları nasıl olacaktı sorusunun cevabını seyirciye sunulabilecek her açıdan en başarılı şekilde izliyoruz. Ben o sahneyi izlerken çok etkilendim. Bir tercih yaptıktan sonra acaba diğer seçeneği tercih etseydik nasıl olurdu görebilsek keşke :)

İkinci olarak değineceğim şeye filmin hayranları kızabilir ama ben filmin bu kadar göklere çıkarılmasını biraz abartı buldum doğrusu. En çok da En İyi Özgün Senaryo dalında Academy Ödülü adayı olması bana saçma geldi. Filmi beğendim, birazdan beğendiğim şeylere de değineceğim zaten, ancak sonuçta filmin hikayesi çok klasik bir hikaye ve sonunun acı tatlı olması filmi beğenmiş olmama rağmen benim gözümde zirvelere taşıyamadı.

Buna rağmen La La Land'i izlerken çok keyif aldım. Zaten filmin vaat ettiği de buydu. Yukarıda da bahsettiğim gibi nostaljik bir atmosferi var, hatta öyle ki akıllı telefonlar vs. olmasa dönem filmi derim. Görüntü yönetimi gerçekten bahsedildiği kadar var, bu yüzden filmi mutlaka sinemada izlemek gerek. Renklerin birbiriyle uyumu, sahnelerin duruşu çok güzel. Filmi rastgele bir yerinde durdursanız çok hoş bir kareyle karşılaşacağınıza eminim. Ryan ve Emma da çift olarak birbirleriyle en az renkler kadar uyumlu, ikisi de rollerini gerektiği gibi oynamışlar. Bu arada küçük bir not: IMDb'ye göre Mia rolü ilk önce Emma Watson'a teklif edilmiş ama kendisi mart ayında vizyona girecek Beauty and the Beast filmi için rolü reddetmiş, Ryan Gosling ise Sebastian rolü için kendisine gelen Beaty and the Beast teklifini reddetmiş. Filmin başarısına bakınca Emma Watson ne kadar doğru bir tercih yapmış tartışılır ama iyi ki reddetmiş bence. Emma Stone, filmde Mia karakterini adeta yaşıyordu.

Filmde bana en çok keyif veren şeyse caz ve sinemanın kullanımıydı. Caz değil de başka bir müzik türü özel olarak ele alınsa bu kadar keyif vermezdi herhalde :) La La Land, şu anda En İyi Özgün Şarkı dalında iki adaylığı olan bir müzikal, zaten müzikler tek kelimeyle büyüleyiciydi.

Hem görsel hem müzikal açıdan şölen gibi gelecek; klişelerle ilerleyen, sıcak ve keyifli bir hikayeye sahip olan bir film La La Land. Yine de abartılmış olduğunu düşünüyorum, bu yüzden biraz ikilemdeyim. Şu an için 10 üzerinden 8 diyorum :)

18 Ocak 2017 Çarşamba

Meydan Okuma 1-2

Yine, yeni, yeniden bir meydan okuma ve meydan okumalardan eksik kalamayan -ama illa ki geç kalan- ben! Sonik Hanım'ın başlattığı bu 17 günlük meydan okumaya gitmek için tıklayın.

İlk günün sorusu "Beş sözcükle kendini anlat." olmuş. Benim için düşündürücü ve bir o kadar da zor bir soru oldu, ben kendimi anlatamıyorum sanırım :)

  1. Takıntılıyım. Neden böyleyim ben diye kendime sorduğumda liste yapıp sebeplerini araştırasım, sonuçlarını ve yapılması gerekenleri de ayrı listeye yazasım geliyor, öyle bir durumdayım diyeyim size. Hayatımdaki her şey benim önceden ayarladığım şekilde olmak zorunda, son dakikada sorun çıkarsa -sorun da başka insanların müdahil olması yani- her şeyin alt üst olduğunu düşünüyorum. Buna aynı zamanda detaycılık da denilebilir ama genel olarak başkalarından en çok duyduğum şey ne kadar takıntılı olduğum yönünde.
  2. Utangacım. Ve kendimde en nefret ettiğim özelliğim de bu. Kolay kolay insanlara ilk adımı atamam, hatta hiçbir zaman atamamışımdır. Bu da bir şekilde beni soğuk nevale olarak göstermiş sanırım çünkü insanlardan en çok duyduğum laflardan biri "Ben seni başta sevmemiştim, çok soğuk davranıyordun..." maalesef. Ben de istemezdim böyle olmayı ama bazı şeyleri değiştirebilmek mümkün değil.
  3. Meraklıyım. Daha doğrusu ilgimi çeken konularda yeni şeyler öğrenmeye ve keşfetmeye bayılıyorum.
  4. İnatçıyım. Bu da kötü bir özellik kesinlikle, ilk başta bahsettiğim takıntılı olmam ve inatçı olmam birleştiklerinde ortaya korkunç sonuçlar çıkabiliyor :( İnatlaşmayı sevmiyor olmama rağmen inatçı biriyim ve düşüncemin doğruluğundan tamamen eminsem karşı tarafa kendimi kanıtlamadan uyku uyuyamam galiba. Emin değilsem asla inatlaşmam tabii.
  5. Neşeliyim. Çevremde de neşeli insanları görmeyi seviyorum. Tabii ki her an mutlu olacağız diye bir kaide yok, hepimizin hayatında inişler ve çıkışlar oluyor ancak ben genelde neşeli biriyim. Sevdiğim insanlara neşemi bulaştırmayı da ayrı seviyorum.

2) Kalbimi kazanmanın beş yolu?

Bugünün sorusu da buymuş. Diğer herkes gibi ben de hem küsken kalbimin nasıl kazanılacağını hem de normal zamanda nasıl kazanılacağını yazayım en iyisi :) Küsken kalbimi kazanmak diye bir kavram yok çünkü ben insanlara kolay kolay küsmem, eğer birini hayatımdan tamamen çıkarttıysam o kişiyi hayatıma geri almak bana ciddi anlamda zarar verir demektir bu. Tabii küslük sayılmayacak ufak kırgınlıklar için yapılması gereken tek bir şey var, özür dilemek.

Sorunun çıktığı ikinci anlamın cevaplarını da maddeleyeyim.
  1. Eğlenmesini bilmek. Bu maddeyi Zihin'den aldım, kusuruma bakmaz umarım :D Yukarıda bahsettiğim gibi, ben neşeli biriyim ve sevdiğim insanları neşelendirmeyi de seviyorum. Karşımdaki insanın da hayattan zevk almasını bilmesini isterim, hatta benden çok daha zevk alırsa daha da güzel :)
  2. Sözlerinde ve davranışlarında net olmak. Saçma sapan göndermelerden, sözde gizemli tavırlardan hoşlanmıyorum hatta nefret ediyorum. Söylediği şeyleri direkt söyleyebilen ve en önemlisi de bunları dürüstçe yapan insanlar çok rahat bir şekilde kalbimi kazanabilir.
  3. Ortak ilgi alanlarına sahip olmak. Bu en etkili madde olsa gerek. İlgi alanlarımın ortak olduğu, dünya görüşlerimizin benzer olduğu insanlar zaten genelde en sevdiğim insanlar oluyor. Bana bir şeyler katacak ve benim de kendisine bir şeyler katabileceğim, bunu yaparken de eğleneceğim kişiler işte :) Hepimiz aramıyor muyuz böyle insanları?
  4. Samimiyet. Samimiyetsiz bulduğum insanları ne kadar sevmiyorsam samimi bulduğum insanları da o kadar seviyorum.
  5. Bazı küçük şeyler. Ama insana karşısındakinin kendini düşündüğünü hissettiren küçük şeyler. İlla hediye olması da gerekmiyor, bazen iki üç kelimelik bir söz bile insanı mutlu etmeye yetebiliyor çünkü. 
Yarın meydan okumada görüşmek üzere :)

Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf

Yazarı: Sabahattin Ali
Sayfa sayısı: 220
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olmayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikayesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

Sabahattin Ali büyük romanı Kuyucaklı Yusuf'ta lirik ve romantik bir kahramanın yanı sıra, zalim ve ağulu bir taşra portresini bütün aktörleriyle gözümüzde canlandırır. (arka kapaktan)

Sabahattin Ali edebi yaşamında epey üretken bir öykü yazarı olmasına rağmen yazdığı üç roman (Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna) ile de edebiyat tarihimizde çok büyük önem teşkil eden bir yazar oldu. 2016 yılının sonlarına doğru kendisinin bende bulunan bu üç eserini sırayla okumaya karar verdim ve bu yılın başında da bitirdim. Kendisinin ilk romanı Kuyucaklı Yusuf da en sevdiğim oldu kesinlikle. "1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler." cümlesiyle çarpıcı bir şekilde başlayan bu romanın ilerleyişi de benim için çarpıcı oldu.

Oldukça romantik bir şekilde işleniyor Yusuf'un hikayesi. Daha 6-7 yaşlarındayken annesi ve babası Kuyucak'taki köylerinde eşkıyalar tarafından öldürülüyor ve Nazilli kaymakamı Salahattin Bey, Yusuf'a acıyarak onu evlat edinip evine getiriyor. Salahattin Bey'in yuvası da pek hoş bir yer değil tabii, karısı Şahinde kendisinden 15 yaş küçük ve kendisiyle tamamen zıt bir karakter. Şahinde ve Salahattin Bey'in de küçücük bir çocukları var, adı Muazzez. Salahattin Bey'in tayininin Edremit'e çıkmasıyla oraya taşınıyorlar ve huzursuz aile ortamına rağmen çocuklar birbirlerini çok sevip sayıyor ve güzel sayılacak bir çocukluk geçiriyorlar. Kitabın asıl olarak ele aldığı hikaye bu değil elbet, ne oluyorsa büyüdüklerinde oluyor...

İlk olarak söylemem gereken şey Sabahattin Ali'nin betimlemelerde gerçekten çok başarılı olduğu. Öyle güzel cümlelerle öyle güzel anlatmış ki kitabı okurken kendimi olayların geçtiği yerlerde kahramanların yanında bir seyirciymiş gibi hissettim. Bu sadece fiziksel değil tabii, örneğin Yusuf'un oldukça karmaşık bir iç dünyası var ve bu ruh hallerini okuyucuyu sıkmadan anlatabilmek her yazarın yapabileceği bir şey kesinlikle değil. Romanın ilerleyişini çarpıcı olarak nitelendirmiştim, bir de Yusuf'un iç dünyasından çarpıcı bir örnek vereyim: "Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu." Es geçmemek lazım, Muazzez'in dönüşümü ve iç savaşı da yüreğinizde hissedeceğiniz bir şekilde anlatılıyor.

Karakter seçimlerini çok doğru buldum. Yusuf gibilerinden tutun adaleti satın alabilen ağa çocuklarına kadar pek çok karakter var kitapta. Ancak kitabı bitirdiğimde aklıma Kübra ve annesi takıldı çünkü Kübra'nın hikayesi bariz bir şekilde açıklanmadan son bulmuştu. Bu yüzden acaba benim kaçırdığım bir nokta mı oldu diye araştırdım ve öğrendim ki aslında bu kitap üç cilt olarak planlanmış. 1. cilt bu kitap yani Yusuf'un ve Muazzez'in hikayesi, 2. cilt Kübra ve 3. ciltse yine Yusuf hakkında olacakmış ancak Sabahattin Ali'nin erken ölümüyle bu tek ciltte kalmış.

Beklediğim gibi, oldukça trajik bir şekilde sonlandı kitap. Romantik bir romandı evet, ama aynı zamanda toplumuna ışık tutan bir Anadolu romanıydı, çok da başarılıydı bunda ki halk ve dönem hakkında güzel tespitler yapmış Sabahattin Ali.

Kuyucaklı Yusuf çok beğendiğim bir kitap oldu. Oldukça uzun zamandır okuduğum kitapları buraya yazmamıştım ama özellikle bunu yazmayı istedim, hatta yazının başında gördüğünüz gibi kitabın fotoğrafını çektim :)

"Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade, erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de "münasipçe bir kısmet" varken kaçırılmaması düşünülmüştür.

"Evde meram anlatmaya asla imkan olmayan, seviyesi, ahlak telakkisi, dünyayı görüşü ve itiyatları büsbütün ayrı bir mahlukla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür."

"Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu?..

11 Ocak 2017 Çarşamba

Double Indemnity (1944)

Yönetmen: Billy Wilder
Senaryo: Billy Wilder, Raymond Chandler, James M. Cain
Oyuncular: Fred MacMurray, Barbara Stanwyck, Edward G. Robinson, Porter Hall, Jean Heather, Tom Powers, Byron Barr
Süresi: 1 saat 47 dakika
IMDb puanı: 8,4
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Senarist olarak başladığı kariyerine 1942 yılında yönetmenliği de eklemiş Billy Wilder. Yönetmen olarak kendisinin izlediğim ilk filmi 1950 yapımı Sunset Boulevard'dı. Film-noir türünün klasik örneklerinden biri olan film beni gerçekten çok etkilemişti, zaten şu an da en sevdiğim filmlerden biri. Kendisinin yine film-noir türünde ve kültleşmiş bir başka filmi olan Double Indemnity'ı duyunca bana da bir an önce izlemek düştü tabii. Sonuç: favorilerim arasına giren bir başka yönetmenlik, oyunculuk ve senaryo harikası...

Her ne kadar bu film Sunset Boulevard'dan önce çekilmiş olsa da ben ilk önce Sunset Boulevard'ı izlediğim için onunla kıyaslayacağım. Tıpkı Sunset Boulevard'daki gibi film, filmin sonuyla başlıyor. Yani film boyunca seyirci uzun bir flashback sahnesini izliyor. Olaylar, bir sigorta şirketinde çalışan pazarlamacı Walter Neff'in üzerinden işleniyor. İlerleyen sahnelerde de femme fatale kavramının en büyük örneklerinden biri olan Phyllis Dietrichson ile tanışıyoruz. Bu ikilinin hikayesi tam da filmin afişinde esprili bir şekilde yazdığı gibi: "From the moment they met, it was murder!"  Bir cinayet oluyor, tamam, ancak bu cinayetin işlenişindeki ve bunun çevresinde gelişen olayların işleyişi o kadar sürükleyiciydi ki adeta ekrana mıhlandım. Filmin kusur bulamadığım, akıcı, zekice bir senaryosu ve seyircinin ilgisini çeken diyalogları var. Hatta senaryo olarak Sunset Boulevard'dan daha çok beğendiğimi söylemem gerek. Ana karakterlerin her ikisinin de tam olarak kötü ya da tam olarak iyi olmaması filmde çok başarılı bir şekilde işleniyor. Aynı şekilde diğer karakterler de filmde kilit role sahipler ve tüm oyuncular çok iyi oyunculuklar sergiliyor.

Filmin ana karakterleri Phyllis ve Walter'ın ekrandaki kimyaları tartışılamaz herhalde. İkisinin birbirleri arasındaki ve oyuncuların kendi karakterleriyle aralarındaki uyuma hayran kalmamak elde değil. Olayların gerçekleşmesi -özellikle de ikilinin ilişkisi- filmin 1 saat 47 dakikalık süresine rağmen ince işleniyor. Filmin sonunu biliyor olmama rağmen izlerken gerildim ve sonunda ne olacağını, daha doğrusu sona nasıl ulaşılacağını bilmek istedim. Henüz başlangıcında şoke edici bir film olacağını gösteren Double Indemnity'ı izlemediyseniz mutlaka izleyin derim. Sinemada siyah beyaz dönemin kusursuz denilebilecek en iyi filmlerinden biri, verdiğiniz süreye kesinlikle değiyor. Ayrıca ne kadar çok esere ilham verdiğini görmek de cabası :)