28 Ocak 2017 Cumartesi

Ocak'17

Buraya çok nadir uğrar oldum. Takip ettiğim blogların yayınlarını bile açıp okuyamıyorum. En azından blogum boş kalmamış olur diyerek meydan okumaya katıldım, o da yalan oldu. Bunda kendi bilgisayarımın bozulmuş olmasının katkısı büyük. İyisi mi ben de ocak ayımın özetini burada geçeyim, kendimi de değerlendirmiş olurum diyerekten ayı bitirmemiş olmamıza rağmen bu yazıyı yazıyorum.

Yıla tam istediğim gibi başladım. Hayatımda var olmalarından en çok mutluluk duyduğum insanlarla gerçekten çok güzel bir gün ve gece geçirdim. Şu an o gün ne kadar eğlendiğimi hatırlarken bile gülümsüyorum. Ancak hatırlarsınız ki daha günün ilk saatlerinde ülkemizde korkunç bir terör saldırısı daha baş gösterdi, bizler de yeni yılın ilk sabahında bu acı haberi öğrenerek uyanmış olduk.

Ocak ayının ilk haftaları benim için halledilmesi gereken şeyleri halletmekle geçti. Ayın 16'sına kadar bunlarla uğraştıktan sonra sonunda epey rahatladım. O günden beri de yepyeni albümler dinliyorum, art arda filmler izliyorum ve kalan zamanlarda Shakespeare'in bende olan eserlerini okuyorum. Havanın çok soğuk olması ve buna rağmen her yerin inanılmaz kalabalık olması sebebiyle pek dışarı çıkmıyorum bu aralar. Garip bir şekilde, evde battaniye altında oturmak daha kârlı gelir oldu.

Hâl böyle olunca izlediğim film sayısı da epey fazla olmuş. Ocak ayında kısa filmler dahil olmak üzere -şimdilik- 39 film izlemişim. İzlediklerim arasından en çok sevdiğim film 1980 yapımı The Elephant Man oldu. Filmin etkisinden şu anda bile çıkabilmiş değilim. Gerçek bir yönetmenlik harikası. Bu sabah da bu filmde John Merrick'e hayat vermiş usta oyuncu John Hurt'ün 77 yaşında kansere yenik düştüğü haberini aldım. Bir yıldız daha kaydı.

Okuduğum kitap sayısı ise bu ay 4 olmuş. Fazla olmamasına şaşırmadım çünkü film izlemekten vakit kalmadı.

Bazı konularda süper (!) talihsizliklerimi saymazsam ve ülke gündemi yokmuş gibi yaparsam 2017 bana iyi geldi. Şimdilik pek çok şeyin yolunda gittiğini düşünüyorum.

Yazımı bu aralar en çok sevdiğim şarkılardan biriyle bitiriyorum. Umarım sizler de iyi bir ocak ayı geçirdiniz :)

26 Ocak 2017 Perşembe

La La Land (2016)

Yönetmen: Damien Chazelle
Senaryo: Damien Chazelle
Oyuncular: Ryan Gosling, Emma Stone, J. K. Simmons, Finn Wittrock, John Legend, Rosemarie DeWitt
Süresi: 2 saat 8 dakika
IMDb puanı: 8,7
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Sanıyorum ki La La Land'i duymayan, hatta izlemeyen kalmadı. Festivallerde gösterimlerine başlandığından beri eleştirmenlerin gözdesi olan film geçtiğimiz günlerde Academy'den 13 dalda 14 adaylık alarak yıla damgasını vurmuş oldu. Ben de artık Oscar yaklaştığına göre Oscar filmleri maratonumu La La Land ile başlatmaya karar verdim. Filmi izlemediyseniz yazının devamını okumamanızı tavsiye ediyorum.

Film, Hollywood filmlerinden epey aşina olduğumuz bir konuyu ele alıyor. Daha filmin ilk dakikalarında trafikte birbirlerine uyuz olan Mia (Emma Stone) ve Sebastian'ı (Ryan Gosling) tesadüfler zinciri birkaç kez bir araya getiriyor. Mia gittiği seçmelerden sonuç alamayan oldukça bahtsız bir aktris, Sebastian ise sanatını istediği şekilde icra edemeyen bir caz piyanisti. Filmin ilk yarısı oldukça tahmin edilebilir bir şekilde ilerliyor ve izleyiciye masalsı bir aşk sunuyor. Filmin nostaljik atmosferinin ve müzikal konseptinin bu aşkı masalsı göstermede etkisi epey büyük tabii. Mia, böylece kalabalığın içindeki kişiyi bulmuş oluyor. Hikayesini oldukça basit bir konudan alan filmin olayı ise bizlerin de hayatımızda olan bir şeyi izleyicisine sunarak bitmesi. Çiftimiz birbirini çok seviyor ama ikisinin hayalleri, yapmak istedikleri şeyler doğrultusunda yapmaları gereken zor bir tercih var. Bizler de masallardaki gibi olmayan hayatlarımızda tercih yapmak, bir şeyden vazgeçmek zorunda kalmıyor muyuz? Filmde ise her ikisi de hayallerinin peşinden gitmeyi tercih ediyor ve biz masallardaki gibi sonlanacağını beklerken bir nevi ters köşeye uğruyoruz. İlk söyleyeceğim şey, filmin sonundaki inanılmaz güzel hayaller sahnesi. Birlikte kalsalardı hayatları nasıl olacaktı sorusunun cevabını seyirciye sunulabilecek her açıdan en başarılı şekilde izliyoruz. Ben o sahneyi izlerken çok etkilendim. Bir tercih yaptıktan sonra acaba diğer seçeneği tercih etseydik nasıl olurdu görebilsek keşke :)

İkinci olarak değineceğim şeye filmin hayranları kızabilir ama ben filmin bu kadar göklere çıkarılmasını biraz abartı buldum doğrusu. En çok da En İyi Özgün Senaryo dalında Academy Ödülü adayı olması bana saçma geldi. Filmi beğendim, birazdan beğendiğim şeylere de değineceğim zaten, ancak sonuçta filmin hikayesi çok klasik bir hikaye ve sonunun acı tatlı olması filmi beğenmiş olmama rağmen benim gözümde zirvelere taşıyamadı.

Buna rağmen La La Land'i izlerken çok keyif aldım. Zaten filmin vaat ettiği de buydu. Yukarıda da bahsettiğim gibi nostaljik bir atmosferi var, hatta öyle ki akıllı telefonlar vs. olmasa dönem filmi derim. Görüntü yönetimi gerçekten bahsedildiği kadar var, bu yüzden filmi mutlaka sinemada izlemek gerek. Renklerin birbiriyle uyumu, sahnelerin duruşu çok güzel. Filmi rastgele bir yerinde durdursanız çok hoş bir kareyle karşılaşacağınıza eminim. Ryan ve Emma da çift olarak birbirleriyle en az renkler kadar uyumlu, ikisi de rollerini gerektiği gibi oynamışlar. Bu arada küçük bir not: IMDb'ye göre Mia rolü ilk önce Emma Watson'a teklif edilmiş ama kendisi mart ayında vizyona girecek Beauty and the Beast filmi için rolü reddetmiş, Ryan Gosling ise Sebastian rolü için kendisine gelen Beaty and the Beast teklifini reddetmiş. Filmin başarısına bakınca Emma Watson ne kadar doğru bir tercih yapmış tartışılır ama iyi ki reddetmiş bence. Emma Stone, filmde Mia karakterini adeta yaşıyordu.

Filmde bana en çok keyif veren şeyse caz ve sinemanın kullanımıydı. Caz değil de başka bir müzik türü özel olarak ele alınsa bu kadar keyif vermezdi herhalde :) La La Land, şu anda En İyi Özgün Şarkı dalında iki adaylığı olan bir müzikal, zaten müzikler tek kelimeyle büyüleyiciydi.

Hem görsel hem müzikal açıdan şölen gibi gelecek; klişelerle ilerleyen, sıcak ve keyifli bir hikayeye sahip olan bir film La La Land. Yine de abartılmış olduğunu düşünüyorum, bu yüzden biraz ikilemdeyim. Şu an için 10 üzerinden 8 diyorum :)

18 Ocak 2017 Çarşamba

Meydan Okuma 1-2

Yine, yeni, yeniden bir meydan okuma ve meydan okumalardan eksik kalamayan -ama illa ki geç kalan- ben! Sonik Hanım'ın başlattığı bu 17 günlük meydan okumaya gitmek için tıklayın.

İlk günün sorusu "Beş sözcükle kendini anlat." olmuş. Benim için düşündürücü ve bir o kadar da zor bir soru oldu, ben kendimi anlatamıyorum sanırım :)

  1. Takıntılıyım. Neden böyleyim ben diye kendime sorduğumda liste yapıp sebeplerini araştırasım, sonuçlarını ve yapılması gerekenleri de ayrı listeye yazasım geliyor, öyle bir durumdayım diyeyim size. Hayatımdaki her şey benim önceden ayarladığım şekilde olmak zorunda, son dakikada sorun çıkarsa -sorun da başka insanların müdahil olması yani- her şeyin alt üst olduğunu düşünüyorum. Buna aynı zamanda detaycılık da denilebilir ama genel olarak başkalarından en çok duyduğum şey ne kadar takıntılı olduğum yönünde.
  2. Utangacım. Ve kendimde en nefret ettiğim özelliğim de bu. Kolay kolay insanlara ilk adımı atamam, hatta hiçbir zaman atamamışımdır. Bu da bir şekilde beni soğuk nevale olarak göstermiş sanırım çünkü insanlardan en çok duyduğum laflardan biri "Ben seni başta sevmemiştim, çok soğuk davranıyordun..." maalesef. Ben de istemezdim böyle olmayı ama bazı şeyleri değiştirebilmek mümkün değil.
  3. Meraklıyım. Daha doğrusu ilgimi çeken konularda yeni şeyler öğrenmeye ve keşfetmeye bayılıyorum.
  4. İnatçıyım. Bu da kötü bir özellik kesinlikle, ilk başta bahsettiğim takıntılı olmam ve inatçı olmam birleştiklerinde ortaya korkunç sonuçlar çıkabiliyor :( İnatlaşmayı sevmiyor olmama rağmen inatçı biriyim ve düşüncemin doğruluğundan tamamen eminsem karşı tarafa kendimi kanıtlamadan uyku uyuyamam galiba. Emin değilsem asla inatlaşmam tabii.
  5. Neşeliyim. Çevremde de neşeli insanları görmeyi seviyorum. Tabii ki her an mutlu olacağız diye bir kaide yok, hepimizin hayatında inişler ve çıkışlar oluyor ancak ben genelde neşeli biriyim. Sevdiğim insanlara neşemi bulaştırmayı da ayrı seviyorum.

2) Kalbimi kazanmanın beş yolu?

Bugünün sorusu da buymuş. Diğer herkes gibi ben de hem küsken kalbimin nasıl kazanılacağını hem de normal zamanda nasıl kazanılacağını yazayım en iyisi :) Küsken kalbimi kazanmak diye bir kavram yok çünkü ben insanlara kolay kolay küsmem, eğer birini hayatımdan tamamen çıkarttıysam o kişiyi hayatıma geri almak bana ciddi anlamda zarar verir demektir bu. Tabii küslük sayılmayacak ufak kırgınlıklar için yapılması gereken tek bir şey var, özür dilemek.

Sorunun çıktığı ikinci anlamın cevaplarını da maddeleyeyim.
  1. Eğlenmesini bilmek. Bu maddeyi Zihin'den aldım, kusuruma bakmaz umarım :D Yukarıda bahsettiğim gibi, ben neşeli biriyim ve sevdiğim insanları neşelendirmeyi de seviyorum. Karşımdaki insanın da hayattan zevk almasını bilmesini isterim, hatta benden çok daha zevk alırsa daha da güzel :)
  2. Sözlerinde ve davranışlarında net olmak. Saçma sapan göndermelerden, sözde gizemli tavırlardan hoşlanmıyorum hatta nefret ediyorum. Söylediği şeyleri direkt söyleyebilen ve en önemlisi de bunları dürüstçe yapan insanlar çok rahat bir şekilde kalbimi kazanabilir.
  3. Ortak ilgi alanlarına sahip olmak. Bu en etkili madde olsa gerek. İlgi alanlarımın ortak olduğu, dünya görüşlerimizin benzer olduğu insanlar zaten genelde en sevdiğim insanlar oluyor. Bana bir şeyler katacak ve benim de kendisine bir şeyler katabileceğim, bunu yaparken de eğleneceğim kişiler işte :) Hepimiz aramıyor muyuz böyle insanları?
  4. Samimiyet. Samimiyetsiz bulduğum insanları ne kadar sevmiyorsam samimi bulduğum insanları da o kadar seviyorum.
  5. Bazı küçük şeyler. Ama insana karşısındakinin kendini düşündüğünü hissettiren küçük şeyler. İlla hediye olması da gerekmiyor, bazen iki üç kelimelik bir söz bile insanı mutlu etmeye yetebiliyor çünkü. 
Yarın meydan okumada görüşmek üzere :)

Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf

Yazarı: Sabahattin Ali
Sayfa sayısı: 220
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olmayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikayesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

Sabahattin Ali büyük romanı Kuyucaklı Yusuf'ta lirik ve romantik bir kahramanın yanı sıra, zalim ve ağulu bir taşra portresini bütün aktörleriyle gözümüzde canlandırır. (arka kapaktan)

Sabahattin Ali edebi yaşamında epey üretken bir öykü yazarı olmasına rağmen yazdığı üç roman (Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna) ile de edebiyat tarihimizde çok büyük önem teşkil eden bir yazar oldu. 2016 yılının sonlarına doğru kendisinin bende bulunan bu üç eserini sırayla okumaya karar verdim ve bu yılın başında da bitirdim. Kendisinin ilk romanı Kuyucaklı Yusuf da en sevdiğim oldu kesinlikle. "1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler." cümlesiyle çarpıcı bir şekilde başlayan bu romanın ilerleyişi de benim için çarpıcı oldu.

Oldukça romantik bir şekilde işleniyor Yusuf'un hikayesi. Daha 6-7 yaşlarındayken annesi ve babası Kuyucak'taki köylerinde eşkıyalar tarafından öldürülüyor ve Nazilli kaymakamı Salahattin Bey, Yusuf'a acıyarak onu evlat edinip evine getiriyor. Salahattin Bey'in yuvası da pek hoş bir yer değil tabii, karısı Şahinde kendisinden 15 yaş küçük ve kendisiyle tamamen zıt bir karakter. Şahinde ve Salahattin Bey'in de küçücük bir çocukları var, adı Muazzez. Salahattin Bey'in tayininin Edremit'e çıkmasıyla oraya taşınıyorlar ve huzursuz aile ortamına rağmen çocuklar birbirlerini çok sevip sayıyor ve güzel sayılacak bir çocukluk geçiriyorlar. Kitabın asıl olarak ele aldığı hikaye bu değil elbet, ne oluyorsa büyüdüklerinde oluyor...

İlk olarak söylemem gereken şey Sabahattin Ali'nin betimlemelerde gerçekten çok başarılı olduğu. Öyle güzel cümlelerle öyle güzel anlatmış ki kitabı okurken kendimi olayların geçtiği yerlerde kahramanların yanında bir seyirciymiş gibi hissettim. Bu sadece fiziksel değil tabii, örneğin Yusuf'un oldukça karmaşık bir iç dünyası var ve bu ruh hallerini okuyucuyu sıkmadan anlatabilmek her yazarın yapabileceği bir şey kesinlikle değil. Romanın ilerleyişini çarpıcı olarak nitelendirmiştim, bir de Yusuf'un iç dünyasından çarpıcı bir örnek vereyim: "Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu." Es geçmemek lazım, Muazzez'in dönüşümü ve iç savaşı da yüreğinizde hissedeceğiniz bir şekilde anlatılıyor.

Karakter seçimlerini çok doğru buldum. Yusuf gibilerinden tutun adaleti satın alabilen ağa çocuklarına kadar pek çok karakter var kitapta. Ancak kitabı bitirdiğimde aklıma Kübra ve annesi takıldı çünkü Kübra'nın hikayesi bariz bir şekilde açıklanmadan son bulmuştu. Bu yüzden acaba benim kaçırdığım bir nokta mı oldu diye araştırdım ve öğrendim ki aslında bu kitap üç cilt olarak planlanmış. 1. cilt bu kitap yani Yusuf'un ve Muazzez'in hikayesi, 2. cilt Kübra ve 3. ciltse yine Yusuf hakkında olacakmış ancak Sabahattin Ali'nin erken ölümüyle bu tek ciltte kalmış.

Beklediğim gibi, oldukça trajik bir şekilde sonlandı kitap. Romantik bir romandı evet, ama aynı zamanda toplumuna ışık tutan bir Anadolu romanıydı, çok da başarılıydı bunda ki halk ve dönem hakkında güzel tespitler yapmış Sabahattin Ali.

Kuyucaklı Yusuf çok beğendiğim bir kitap oldu. Oldukça uzun zamandır okuduğum kitapları buraya yazmamıştım ama özellikle bunu yazmayı istedim, hatta yazının başında gördüğünüz gibi kitabın fotoğrafını çektim :)

"Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade, erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de "münasipçe bir kısmet" varken kaçırılmaması düşünülmüştür.

"Evde meram anlatmaya asla imkan olmayan, seviyesi, ahlak telakkisi, dünyayı görüşü ve itiyatları büsbütün ayrı bir mahlukla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür."

"Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu?..

11 Ocak 2017 Çarşamba

Double Indemnity (1944)

Yönetmen: Billy Wilder
Senaryo: Billy Wilder, Raymond Chandler, James M. Cain
Oyuncular: Fred MacMurray, Barbara Stanwyck, Edward G. Robinson, Porter Hall, Jean Heather, Tom Powers, Byron Barr
Süresi: 1 saat 47 dakika
IMDb puanı: 8,4
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Senarist olarak başladığı kariyerine 1942 yılında yönetmenliği de eklemiş Billy Wilder. Yönetmen olarak kendisinin izlediğim ilk filmi 1950 yapımı Sunset Boulevard'dı. Film-noir türünün klasik örneklerinden biri olan film beni gerçekten çok etkilemişti, zaten şu an da en sevdiğim filmlerden biri. Kendisinin yine film-noir türünde ve kültleşmiş bir başka filmi olan Double Indemnity'ı duyunca bana da bir an önce izlemek düştü tabii. Sonuç: favorilerim arasına giren bir başka yönetmenlik, oyunculuk ve senaryo harikası...

Her ne kadar bu film Sunset Boulevard'dan önce çekilmiş olsa da ben ilk önce Sunset Boulevard'ı izlediğim için onunla kıyaslayacağım. Tıpkı Sunset Boulevard'daki gibi film, filmin sonuyla başlıyor. Yani film boyunca seyirci uzun bir flashback sahnesini izliyor. Olaylar, bir sigorta şirketinde çalışan pazarlamacı Walter Neff'in üzerinden işleniyor. İlerleyen sahnelerde de femme fatale kavramının en büyük örneklerinden biri olan Phyllis Dietrichson ile tanışıyoruz. Bu ikilinin hikayesi tam da filmin afişinde esprili bir şekilde yazdığı gibi: "From the moment they met, it was murder!"  Bir cinayet oluyor, tamam, ancak bu cinayetin işlenişindeki ve bunun çevresinde gelişen olayların işleyişi o kadar sürükleyiciydi ki adeta ekrana mıhlandım. Filmin kusur bulamadığım, akıcı, zekice bir senaryosu ve seyircinin ilgisini çeken diyalogları var. Hatta senaryo olarak Sunset Boulevard'dan daha çok beğendiğimi söylemem gerek. Ana karakterlerin her ikisinin de tam olarak kötü ya da tam olarak iyi olmaması filmde çok başarılı bir şekilde işleniyor. Aynı şekilde diğer karakterler de filmde kilit role sahipler ve tüm oyuncular çok iyi oyunculuklar sergiliyor.

Filmin ana karakterleri Phyllis ve Walter'ın ekrandaki kimyaları tartışılamaz herhalde. İkisinin birbirleri arasındaki ve oyuncuların kendi karakterleriyle aralarındaki uyuma hayran kalmamak elde değil. Olayların gerçekleşmesi -özellikle de ikilinin ilişkisi- filmin 1 saat 47 dakikalık süresine rağmen ince işleniyor. Filmin sonunu biliyor olmama rağmen izlerken gerildim ve sonunda ne olacağını, daha doğrusu sona nasıl ulaşılacağını bilmek istedim. Henüz başlangıcında şoke edici bir film olacağını gösteren Double Indemnity'ı izlemediyseniz mutlaka izleyin derim. Sinemada siyah beyaz dönemin kusursuz denilebilecek en iyi filmlerinden biri, verdiğiniz süreye kesinlikle değiyor. Ayrıca ne kadar çok esere ilham verdiğini görmek de cabası :)

8 Ocak 2017 Pazar

Bugün geçen sene 10 Ocak'ta kaybettiğimiz muhteşem insan (? :) ) David Bowie'nin doğum günü. -1 sene ne çabuk geçmiş- Yaşıyor olsaydı 70. yaşına girecekti. Belki 70. yaşını göremedi ancak 69 yıla çok şey sığdırdı Bowie. Çok olduğu kadar değerli de olan şeyler bunlar ki onu kaybetmemizin üstünden uzun zaman geçse bile hatırlanacak, özlemle anılacak bir isim o. Dünyaya David Bowie kadar yaratıcı, üretken ve yetenekli bir ismin daha düşmesi pek olası gözükmese de o çok büyük bir kitleyi etkiledi ve şu anda da çok uzaklardan etkilemeye devam ediyor. Onun müziğinin içine girdikçe, sürprizlerle dolu kişiliğini -ya da kişiliklerini- tanıdıkça ve yaptıklarını gördükçe ona karşı büyük bir sevgi ve hayranlık beslememek elde değil. David Bowie'den bahsederken kendisi için kullanmayı en çok sevdiğim kelime devrim kesinlikle. Çünkü yaptığı şeyler müzikle sınırlanmamış, yaratıcılığı da ömrü boyunca asla kaybolmamış.

Aslında Bowie hakkında daha söylenecek çok şey var ama benim uzatmak gibi bir niyetim yok. İyi ki doğmuş, iyi ki David Bowie olmuş, iyi ki bizlere bu kadar çok eseri vermiş. Bu dünyadan bir David Bowie geçti ve onu unutabilmek mümkün değil.

Ayrıca bugün sürpriz bir şekilde No Plan EP'si yayınlandı.

31 Aralık 2016 Cumartesi

2016 Üzerine Part 2


Şu kısa dileklerle 2015'i uğurlayıp 2016'ya merhaba demişim. Şimdi sonunda bu yılı bitiriyoruz diyerek uğurluyorum 2016'yı. 2016 son dakikada son şokunu yaşatmaz umarım. Çünkü eminim bir çoğumuz bu yılı iyi hatırlamayacağız. Olan olayları yıla bağlayıp lanetli yıl demek bana saçma geliyordu ama bu yıl o kadar çok şey oldu ki 2016, lanetli yıl lakabını kesinlikle hak etti.

Yılın benim için ilk bombası David Bowie'nin ölüm haberiydi. İnanmamıştım, inanmak istememiştim. Neredeyse bir yıl olmuş Bowie gideli, ama ben hala kabul etmek istemiyorum. Bu şekilde başlayan yıldız kayması zinciri bu yazıyı yazdığım tarihte -28 Aralık- Carrie Fisher'ın ölümüyle sonlandı. Onlarca değerli insan aramızdan ayrıldı, o kadar çoklar ki hangi birini saysam bilemiyorum. Umarım hepsi şu an buradan çok daha güzel olan bir yerdedir. Asla unutulmayacakları kesin.

Sadece sanatçılar gitmedi tabii ki... Sayısız can, umut, hayal de yok oldu. Bu yılı hem Türkiye hem de dünya üzerinden tanımlamam gerekirse söyleyebileceğim tek kelime kaos kesinlikle. 2016 yılında olan olayları yazmaya başlasam tek gün yetmez herhalde? Patlamalar, suikastler, çatışmalar, yangınlar, korkunç söylemler, ölümler, darbe girişimi... Bunların hepsini bir yıla nasıl sığdırmışız inanamıyorum. En üzücü olan gerçekse dünya korkunç bir yer ve 2016 bittiğinde de bu konuda bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yok.

Kişisel olarak ele aldığım zaman bu yılı mutlu bitirdiğimi söyleyebilirim. Aralık ayı benim için zor bir dönem oldu, bu aralar her şeyi kafama taktığımdan zihnim hiç boş kalmadı. Ama bir yandan baktığımda bu yıl çok şey kazandım. Çok şey öğrendim, çok şey yaptım ve bir yılı daha öyle ya da böyle geçirmiş oldum. 2016'dan beklentim "2015'ten çok daha fazla okuduğum, izlediğim, gezdiğim, öğrendiğim bir yıl olması" idi. Aynen öyle de oldu ve ben bu açıdan çok mutluyum. Benim için yılın en güzel hadisesi son dakikada Patti Smith konserine gitmem oldu. Hayatım boyunca asla unutamayacağım çok değerli dakikalar geçirdim, üzerinden kaç ay geçmesine rağmen hatırladıkça keyfim yerine geliyor. Ayrıca kendisinin imza gününe gidemesem de imzalı M Treni kitabını da aldım.

Eğer girebilirsek, 2017 yılına girdiğimiz an bir anda her şey düzelmeyecek tabii. Ama yine de her zamanki gibi umutluyum, kendimce hedeflerim ve beklentilerim var. Dilerim huzurlu bir yıla merhaba diyoruzdur. Dilerim insanlığın umudu vardır, bir şeyler değişir ve bizler de bunun farkına varırız. Herkese sağlıklı ve mutlu yıllar!

29 Aralık 2016 Perşembe

2016'da İzlediğim Filmler


Merhaba,
Bu yıl film izlemeye epey ağırlık verdim. Nitekim sonuç da beklediğim gibi epey film izlediğim yönünde oldu. Bu listeye göre kısa filmler dahil toplam 121 film izlemişim. Kısa filmleri çıkarttığımda da 102 film ediyor.

1) Iron Man (2008)
2) The Incredible Hulk (2008)
3) Iron Man 2 (2010)
4) Kardeşim Benim (2016)
5) Thor (2011)
6) Captain America: The First Avenger (2011)
7) The Avengers (2012)
8) Iron Man 3 (2013)
9) Thor: The Dark World (2013)
10) Captain America: The Winter Soldier (2014)
11) Amy (2015)
12) The Revenant (2015)
13) Deadpool (2016)
14) Breakfast at Tiffany's (1961)
15) Mustang (2015)
16) Batman (1989)
17) Batman Returns (1992)
18) Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)
19) Batman Forever (1995)
20) Batman & Robin (1997)
21) Batman Begins (2005)
22) The Dark Knight (2008)
23) The Dark Knight Rises (2012)
24) Guardians of the Galaxy (2014)
25) Avengers: Age of Ultron (2015)
26) Ant-Man (2015)
27) Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)
28) Captain America: Civil War (2016)
29) Snow White and the Seven Dwarfs (1937)
30) The Age of Adaline (2015)
31) The Devil Wears Prada (2006)
32) Alice in Wonderland (2010)
33) Alice Through the Looking Glass (2016)
34) Man of Steel (2013)
35) Pinocchio (1940)
36) L'Arrivée d'un train en gare de La Ciotat (1896)
37) Le Voyage dans la Lune (1902)
38) The Birth of a Nation (1915)
39) Les Vampires (1915)
40) Intolerance: Love's Struggle Throughout the Ages (1916)
41) Das Cabinet des Dr. Caligari (1920)
42) Me Before You (2016)
43) Broken Blossoms or The Yellow Man and the Girl (1919)
44) True Heart Susie (1919)
45) L'homme à la tête en caoutchouc (1901)
46) Körkarlen (1921)
47) The Kid (1921)
48) Nosferatu, eine Symphonie des Grauens (1922)
49) We're the Millers (2013)
50) Nanook of the North (1922)
51) Dr. Mabuse, der Spieler (1922)
52) Häxan (1922)
53) Our Hospitality (1923)
54) El Mariachi (1992)
55) Desperado (1995)
56) Once Upon a Time in Mexico (2003)
57) Sherlock Jr. (1924)
58) The Huntsman: Winter's War (2016)
59) Requiem for a Dream (2000)
60) Cinderella (2015)
61) Der Letzte Mann (1924)
62) The Godfather (1972)
63) Shrek (2001)
64) Shrek 2 (2004)
65) Shrek the Third (2007)
66) Shrek Forever After (2010)
67) Finding Dory (2016)
68) Tangled (2010)
69) Bronenosets Potemkin (1925)
70) The Gold Rush (1925)
71) Batman: The Killing Joke (2016)
72) Sunset Boulevard (1950)
73) Seven Chances (1925)
74) La Sortie de l'Usine Lumière à Lyon (1895)
75) Beauty and the Beast (1991)
76) The Phantom of the Opera (1925)
77) Inception (2010)
78) Dumbo (1941)
79) The General (1926)
80) Dancer in the Dark (2000)
81) What Ever Happened to Baby Jane? (1962)
82) The Phantom of the Opera (2004)
83) Doodlebug (1997)
84) Bambi (1942)
85) La lune à un mètre (1898)
86) Une nuit terrible (1896)
87) Un homme de têtes (1898)
88) Die Abenteuer des Prinzen Achmed (1926)
89) Humorous Phases of Funny Faces (1906)
90) Le locataire diabolique (1909)
91) The Skeleton Dance (1929)
92) Les quatre cents farces du diable (1906)
93) Cinderella (1950)
94) The Godfather: Part II (1974)
95) Un chien andalou (1929)
96) Sunrise: A Song of Two Humans (1927)
97) Metropolis (1927)
98) Alice in Wonderland (1951)
99) La passion de Jeanne d'Arc (1928)
100) Pafekuto buru (1997)
101) Sen to Chihiro no kamikakushi (2001)
102) Fantastic Beasts and Where to Find Them (2016)
103) Danse serpentine (1896)
104) Suicide Squad (2016)
105) The Execution of Mary, Queen of Scots (1895)
106) The Launch of H.M.S. Albion (1898)
107) The Kiss in the Tunnel (1899)
108) Annabelle Serpentine Dance (1895)
109) Cendrillon (1899)
110) Doctor Strange (2016)
111) Fargo (1996)
112) Spotlight (2015)
113) Lady and the Tramp (1955)
114) Die Büchse der Pandora (1929)
115) The Godfather: Part III (1990)
116) Sleeping Beauty (1959)
117) Steamboat Bill, Jr. (1928)
118) Mad Max (1979)
119) The King's Speech (2010)
120) Hugo (2011)
121) Peter Pan (1953)

27 Aralık 2016 Salı

Carrie...


Çok değerli sanatçıların üst üste ölümleriyle sarsıldığımız bu yıl şimdi de ikonik ve çok değerli bir başka isim olan Carrie Fisher'ı kaybettik. Bir yıldız daha kaydı. Çok, çok üzgünüm. Ne diyeceğimi bilemiyorum...

Huzur içinde yat Carrie, Güç seninle olsun.

7 Aralık 2016 Çarşamba

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama


Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu


YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.

haydar-colakoglu-teb-genel-mudur




Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye


Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanısıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.